Download!Download Point responsive WP Theme for FREE!

TOROSLARDA YAŞAM ERKEN BAŞLAR

ToroslardaYasamErkenBaslarSMMustafa B. Yalçıner, 1997 yılında Gazi Üniversitesi’nden emekli olduktan sonra ata yurdu Gilindire’ye (Aydıncık) yerleşti. 2004’te yayımlanan Aydıncık- Günaydın Kelenderis adlı yapıtıyla, ilçeye ayrı bir kimlik kazandırdı. Yazar, fotoğraf makinesi elinde, dere tepe aşıp bitkilerine ayrı bir öncelik ve önem vererek yörenin kültürel dokusunu da belgeleyen, karınca gibi çalışkan bir Yörük bilgesi. Yalçıner’in Mart 2008’de yayımlanan Toroslarda Yaşam Erken Başlar adlı öykü kitabı, Gilindire’yi de kapsayan Torosların, geçmişten günümüze sözlü tarihini, kültür yapısını, insan ilişkilerini ve yaşam döngüsünü açık bir dille, akıcı bir anlatımla sunuyor okura.

Gözlemlerine, duyduklarını ve öğrendiklerini ekleyerek zaman zaman mitolojik betimlemelerle bezediği kitapta neredeyse Aydıncık’ın 80 yıllık geçmişini öykü diliyle anlatıyor Yalçıner. Böylece 34 kısa öykü ile yöreyi ve onun yaşam coşkulu insanlarını gözümüzde daha iyi canlandırabiliyor, yerel bitki ve hayvan adlarını öğreniyor, Türk- Rum karışımı çok kimlikli yöre insanlarının yerel sözcüklerle konuşmalarına da tanık oluyoruz. Yazar Aydıncık’a geçmişten günümüze verilen adları kullanarak yöreyle ilintili tarihsel bilgiler de veriyor.

Öyküler arasında gezinirken çevremizdeki abdestbozanotu, adamotu (atalması), atkuyruğu, azgan, borcak, böğürtlen, çavşır, çiriş, devedikeni, emzik çiçeği, eşekdikeni, frenkinciri, gebere, gerdeme, göleviz, harnup, hayıt, kapari, kargı, kayakoruğu, keçiboynuzu, kenger, kokarot, melengiç, murt, ökseotu, pırnal, sarmaşık, sığırkuyruğu, sütleğen, tespih çalısı, yarpuz, yılanyastığı, zakkum ile Toros bitkilerini tanıyor, yolculuğumuz sırasında kenger kökünü(soğalak) yiyor, kozalak ve meşe palamudu topluyoruz; bitkilerin yörede günlük yaşamdaki işlevini de görüyoruz.

Denizde, kıyıda, dağlarda, yaylalardaki yolculuğumuz sırasında Gilindire çevresindeki hayvanları da tanıyoruz öykülerden. Sincap, kaplumbağa ve martılarla arkadaş oluyor, ağustosböceğine, cırcırböceği dendiğini duyuyoruz. Sandalla balık avına çıkıyor; dümenin yekesini tutmayı, üçerleme ile başa çıkmayı öğreniyoruz; orfoz, kaya lagosu, karagöz, sokar avlıyoruz.

Yalçıner’in öykülerinde eşeğe heybeyi atıp testiyle su taşıyan; sığır güderken arkadaşlarıyla çivi, kapma taş, attırık gibi oyunların yanında, söğüt dalını tay yaparak ucuna sarmaşık dalı bağlayıp atçılık oynayan; yalınayak başıkabak koşturan; acıkınca yufkasının içine tereyağında kavrulmuş ekmek sarılı azığını, yanal elmasını yiyen; ala şeker, taktak helva özlemi duyan çocuklarla tanışıyoruz.

Döven süren köylülerle konuşurken ağaç tekne, tuluk ya da sukabağındaki su ile susuzluğumuzu gideriyoruz. Ekmek atan kadınların konukseverliğinde süs biberi ve gebereli kayakoruğu turşusu yiyor; cevizli akideyi sıcak bazlamaya sürüyor, kaynayan pekmez tavasından çıkarılan ayvanın tadına bakıyoruz. Pırnal odunu ile ısınan sobalı odada konaklıyor; kenger kahvesi yudumlayıp çubuk tüttürmenin zevkine varıyoruz. İri güllü yorganlarda, iki kenarı işlemeli yastıklarda yatarken geceleyin gökyüzünde yıldızları sayıyoruz. “Omzunda bir sopa ve iki ucunda asılı, su dolu birer teneke”(56) ile su taşıyan “güzel kızları gördüğü zaman, bakınıp horozlu ayna ile saçlarını tarayan”(60) yeni yetme delikanlıları izliyoruz.

Ateşi ölçermek, balasır, çöğdürmek, gelberi,  iteği,  kevki,  kolan, malama, musandıra, nakışlı terki heybesi, tetir, oturumuna gelmek, seklem gibi yörede yaşlıların bile artık kullanmadığı öz Türkçe sözcüklerle buluşuyoruz.

Bu yazıda kitaptaki öyküleri, hem olay örgüsü, mekân ve kişi; hem de öykü adları ve olay örgüsündeki zaman düzlemi yönünden kısaca değerlendirmek istiyorum.

 

Olay Örgüsüne Göre Öyküler

Yalçıner, Yalnızlığın Ayak Sesleri, Yayla Yolunda,  Yüreğin Sesi, Durmuş Ateş, Kuş Gribi öykülerinde ülke genelindeki toplum sorunları, değer yargılarındaki değişim, büyük kentlerdeki yalnızlaşma, kalabalıktaki tekillik konularını işlerken diğer öykülerinde Gilindire ve çevresindeki olay ve olgulardan yola çıkarak çarpıcı kesitler sunuyor okura.

Yazar, Sarnıç ve Hıristo Hasan öykülerinde, Gilindire’de mübadele öncesinde iç içe yaşayan Türk ve Rum halkının değişen koşullar karşısındaki sorunlarına değiniyor. Yalçıner, Sarnıç’ta o dönemin çok kültürlü ve kimlikli yapısını, “Ezan ve çan seslerinin birbirine karıştığı Gilindire’de, dünyaya kapalı, tarım ve hayvancılıkla uğraşan, hayvansal ürünler ile tabiatın sunduğu keçiboynuzu, meşe palamudu gibi orman ürünlerini toplayıp satan, çoğunluğu göçer Türkler ile uluslararası bağlantıları olan, ekonomik yönden daha güçlü ev, tarla sahibi, ticaret ve zanaat yaşamını elinde tutan Rumlar beraber yaşıyordu bu güne değin” (22) şeklinde anlatıyor.

Yazar, mübadele sırasındaki gerginliğin, ‘başka, öteki’ olma sorunlarının gençlerin duygularını değiştiremediğini yine Sarnıç’ta Ahina’nın ağzından dile getiriyor: “Canı cehenneme, dininizin de geleneğinizin de. Seviyorum Ali’yi anladınız mı? Başka dinlerde, başka geleneklerde de insan yaşamdan tat alabilir. Bunu ne zaman anlayacaksınız?” (20)

 

Babası gibi kendisi de Gilindire’den gitmek istemeyen Anestos’un “Koparılacağız toprağımızdan, kolay mı yeni yerlere kök salmak? Kuruyup gideceğiz” (24), yakınmasını Hıristo Hasan’da okuyor; ‘ilk meltemle yelken açacak, iki serenli gemi’ ile Gilindire’den ayrılmak zorunda olan Rumların, evlerine dönme umuduyla eşyalarını Türk komşularına bıraktığını; Müslüman’ın, Hıristiyan’ın birbirine sarıldığını görüyoruz.

 

Üçüncü öykü Eğşibey’de, yörede yaygın olan dinamitle balık avlama ve mezar kazıcıların, antik çağların izini sürmesi konu edilirken bilinçsizliğin insanları sakat bıraktığı, onların yaşamını altüst ettiği, hatta ölüme yol açtığı çarpıcı bir anlatımla veriliyor. Bir Kış Gecesi’nde, babasına ‘Vallahi billahi okuyacağım’ diye söz verme karşılığında babası ile annesinin koynunda sevgi sıcaklığı ile uyuma izni alan, rüyasında abisiyle ‘çöğdürük’ yarışı yapan çocuğun, yatağa işemesine tanık oluyoruz. Batıl inançların özellikle çocukları nasıl etkilediği, çocuk duygularıyla aktarılıyor Bedelen’de. Odun’da, kırsal yöredeki yaşamın zorlukları ve çocukların oyuna dönüşen kavgası; Binmesine Oynayacağız’da doğanın kucağındaki kırsal bölge çocuklarının yaşamı paylaşması, cinsel dürtüleri; Muhtar Alibaz Onbaşı’da hoşgörülü muhtarın, hakkını arayan öfkeli köylüye ve yeni yetme oğluna verdiği ders; Kuşoğlu’nda, yersiz yapılan şakanın Durmuş’u, içinden çıkamayacağı bir duruma itmesi anlatılıyor.

Aya Ayna Tutmak’ ta balıkçıların, zor ve tehlikeli yaşam savaşını; Çizmedeki Ellilik’ te eline para geçmemiş, para harcama zevkini tatmamış bir çocuğun, babasının cebinden para aşırmasının ardından pişmanlığını, babanın hoşgörüsünü görüyoruz. Gece Molası’nda, çevrede hatırlı biri olan ölmüş babasının genç üzerindeki etkisi; beş parasız Mustafa’nın, komodinin üstündeki parayı alıp almama ikircikliği; babasının “Adamı açlık değil, hırsızlık öldürür”(72) diyen sesi ile kendine gelmesi anlatılırken; Sandalcı Hastaymış’ ta, fırsatçı, cahil iki yöre insanının bastırılan cinsel tutkuları ve turistlerden yararlanma girişimleri ironiyle veriliyor. Sordururum Sana öyküsünde ilk gençlik çağındaki duygular, yoksulluk ve okumak için gösterilen çaba öykünün ana konusunu oluşturuyor. Fransızın Halkası’nda ise bir balıkçının, yataktaki karısına sarılırken düşünde Fransız turistle balık avladığı görülüyor.

Öykülerinde kadın sorunsalına ayrı bir yer veren Yalçıner, dağda- bayırda iş ve geçim derdi ile uğraşan kadın ve genç kızların karşılaştığı tehlikeleri Tuzcu Kadın ve Ayıboğan’da konu ediyor. Tuzcu Kadın’ da eskiden yöre ekonomisinde önemli bir yeri olan, denizden tuz elde etme işini kocası Almanya’daki Güllü’nün bastırılmış duygularıyla birlikte veren yazar, Ayıboğan’da, bir avcının vahşi isteklerine yenik düşen Cemile’nin, kendini asmasını işliyor. Yusufçuk’ta ise anne olma özlemi ile yanıp tutuşan Emel’in, kocasıyla yaşadığı soğukluğu hurafelerle çözmeye çalışmasını anlatıyor.

Kum Kadın’da öykü kahramanının gençliğinde bir turist kadınla yaşadığı duygu çatışmasının özeleştirisini; Bektaş Ağa ve Sen de Duttan İn öykülerinde, yöre insanının dinsel konulardaki hoşgörüsünü buluyoruz.

 

Yalnızlığın Ayak Sesleri’nde, büyük kentten bunalan, baba yurduna dönüş özlemi duyan, ancak eşini çocukluğunun geçtiği kasabaya getirmeye ikna edemeyen öykü kahramanının bunaltısı; Yüreğin Sesi ve Durmuş Ateşöykülerinde de orta yaş üzeri evli çiftlerin cinsel sorunları ele alınıyor.

 

Ahır ve Kanayan Yürek’ te, anne ve babası tarafından geçmişte bin bir güçlükle yapılan ahırın yıkılması kararı üzerine öykü kahramanının duyumsadığı iç çatışmaları; Fıstık’ ta, yer fıstığını dişleriyle kabuğundan çıkarıp satarak kazandığı para ile okuyan bir gencin, yıllar sonra pazarda fıstık satan yaşlı bir köylüyü görünce geçmişine dönmesi konu ediliyor. Yayla Yolunda’ da, yaşlı bir meşe ağacı ile dilleşen yazarın bakışından, doğal yaşamın teknolojiye yenilmesini, teknolojik gelişmelerin bir yandan da insan ilişkilerini nasıl olumsuz etkilediğini; Hayıt Tohumları’ nda ise yaşadığı küçük çevredeki söylentilerden çekindiği için eczaneden ilaç alamayan orta yaşı geride bırakmış Horoz Apıl’ın, cinsel gücü arttırıcı otlara umut bağlayışını öğreniyoruz. Kuş Gribi’nde de Sivas’ta kuş gribi nedeniyle yakılan kümes hayvanlarını televizyonda izleyen öykü kahramanı Metin’in aracılığıyla, yazar 1993’te Sivas’ta yakılan fikir işçilerine gönderme yapıyor.

Değirmenci’ de yalan ve iftiranın etkileme gücünü; Şeroğlu’nda kiralık katil olmayı göze alan, geçmişi karanlık Şeroğlu’nun, gördüğü bir iyilik karşısında kararından caymasını; Poyrazın Getirdiği Çocuk’ta Hızır’ın, yetim Hüdaverdi ve ailesine Hızır gibi yetişmesini okuyoruz. Murt Bahçesinde’ de Gilindire’nin kuruluşuyla ilgili mitolojik öyküsüne gönderme yapan yazar, öykü kahramanını çocukluk yıllarına gönderip onu murt ağacı ile dilleştiriyor. Baba Gömütü’nde ise öykü kahramanın, kemiklerini yeni bir mezarlığa taşırken babasının ruhuyla yaptığı söyleşide, yaşadığı duygu çatışmasını anlatan yazar, yalnızca bu öyküsünde Gilindire ilçesine son yıllarda verilen Aydıncık adını kullanıyor.

Mekan Seçimine Göre Öyküler:

Yalçıner’in, Silifke’de geçen Sordururum Sana dışındaki öykülerinin mekânı, yaylası, ovası, denizi, ırmağı, deresi ile Gilindire, Gülnar ve çevresi, yani Akdeniz Bölgesi, Orta Toroslardır Kitabın sayfalarını çevirirken Gilindire’nin Büyükada, Dört Ayak Mevkii, İncekum, İskele, Kapız Deresi, Kartal Kayası, Kelenderis Kalesi, Köşk Deresi, Kurtini, Purgulu, Sancakburnu, Sele, Taşmasa, Tuzburnu, Tülüce Dağı, Türbe, Yalan Dünya Tepesi, Yılanlıada; Silifke’nin Bucaklı Mahallesi, Göksu Irmağı, Taşköprü; Gülnar’ın, Çakır Deresi, Irmasan Yaylası gibi yerlerde dolaşıyor; Toros coğrafyasını gözlüyoruz.

.

Yöre halkının yaşantısını ve ekonomisini etkileyen deniz de, Yalçıner’in öykülerinde önemli bir yer tutar ve deniz, Eğşibey, Aya Ayna Tutmak, Fransızın Halkası, Tuzcu Kadın, Kum Kadın, Bedelen öykülerinin mekânıdır.

Kişisine Göre Öyküler:

 

Öykülerdeki kahramanlar çoğunlukla günlük yaşamda karşılaştığımız kadın, genç kız, erkek, yeni yetme delikanlı ve çocuklardır. Ancak yetişkin erkek kahramanlar baskındır Yalçıner’in öykülerinde. Ayrıca yöreki yaşam döngüsünün önemli bir parçası olan kadın, genç kız, yeni yetme delikanlı ve çocukların ‘eviçi’ dışında da aileye yardımcı olma sorumluluğu, kahramanların cinsiyet, yaş ve eğitim düzeyi özelinde öykülere taşınmıştır.

Kahramanı yetişkin erkek olmayan anlatılara değinecek olursak, Tuzcu Kadın ve Yusufçuk Yalçıner’in kadın kahramanlı öykülerdir. Bir genç kızın öykü kahramanı olarak anlatıldığı Ayıboğan ve bir kız çocuğunun öykü kişisi olarak yer aldığı Binmesine Oynayacağız, tek niteliği taşıyan öykülerdir. Bir Kış Gecesi, Bedelen, Odun, Çizmedeki Ellilik, kahramanı erkek çocuk olan; Gece Molası, Sandalcı Hastaymış, Sordururum Sana,  Fransızın Halkası, Kum Kadın, Fıstık ise kahramanı yeni yetme delikanlı olan öykülerdir. Poyrazın Getirdiği Çocuk öyküsünde ise çocuk ve yetişkin erkek kahramanları birlikte görürüz.

Adlarına Göre Öyküler:

Yazarın, öykü kahramanlarının adlarıyla öyküler arasında çağrışımsal bir ilinti kurduğunu görüyoruz. Bunu da kahramanların adını öykülerine vererek (belki de öykülerin adını kahramanlarına vererek) yapıyor Yalçıner. Hıristo Hasan, Bektaş Ağa, Durmuş Ateş, Şeroğlu, Ayıboğan’da olduğu gibi…

Kitapta ayrıca öykü konularıyla bağlantılı adları olan kahraman ve kişilerle karşılaşıyoruz. Örneğin, Hayıt Tohumları’nda horozlanma isteği duyan Horoz Apıl; Kuş Gribi’nde Sıvas’ta yakılan şair Metin Altıok’un direncini simgeleyen Metin, Yusufçuk’ ta çocuk özlemi ile yanıp tutuşan Emel; Poyrazın Getirdiği Çocuk’ ta ‘yardım’ edimini çağrıştıran Hızır, Hüdaverdi, Peri, İmdat gibi adlar bulunuyor.

Öyküleri okurken Gilindire, Silifke, Gülnar üçgeninde duyduğumuz, yöresel ad, takma ad ya da lakaplarla da karşılaşıyoruz. Ali Baz, Deveci Ali, Eğşibey, İbil Emmi, İlibaslı Kör Mustafa, Kör Kalıpçı, Memiş Ağa, Yenikaşlı Molla Veli, Eşşe Teyze, Dudu, Dursun Teyze, Dürüye Teyze, Gümüş Ana, Mavişen bunlardan bazılarıdır. Öykülerdeki Demirci Yorgi, Petro, Narko, Bandeli, Hıristo Hasan, İreni, Anestos, Athina adları da yıllar öncesinden sesleniyor bize.

Zaman Düzlemine Göre Öyküler:

Öykülerde zaman kavramı çoğunlukla güneş ve aya; ezan ve horoz sesine göre kişileştirme sanatıyla beraber veriliyor. Örneğin, sabahın oluşu, ‘ezan ile horoz sesinin birbirine karışması’(102); günün ilerleyişi ‘güneşin bir adam boyu yol alması’; günün dönüşü, ‘güneşin kül rengi kayaların ardına çekilmesi’ (160); gün batımı ‘Alıç Dağı’nın arkasından kaybolan güneşin yatağını hazırlaması’ (48); gecenin ilerleyişi ‘ayın tepeye gelmesi’(75), ayın aydınlatıcılığı ise ‘ay doğunca yollara düşülmesi’ (116) biçiminde aktarılıyor.

Öte yandan, güneşin mevsimine göre ısıtıcılığı,“Güneş, hâlâ bir şey kaybetmemişti kızgınlığından.” (170); güneşin belli bir zaman aralığını belirtmesi ise “Oyun güneş tepeye varana değin sürmüştü” (50) biçiminde betimleniyor.

Geriye dönüşlü düşsel imgeler Yalçıner’in sıkça başvurduğu anlatım öğeleridir. Örneğin, Bir Kış Gecesi, Fransızın Halkası, Yalnızlığın Ayak Sesleri, Yayla Yolunda, Yüreğin Sesi öykülerinde kahramanların gördüğü düş ile gerçeği ustaca birleştiriyor yazar.

Geriye dönüşlü öykülerinde ise bir sözcükten ya da yaşanılan bir olayın çağrışımından yola çıkarak öykülerini kuruyor: Fıstık öyküsünde, fıstık ve eşek sözcüğünün çağrışımları; Kuş Gribi’nde hayvanların yakılması ile Sivas’ta aydınların yakılmasının anımsatılması; Murt Bahçesinde ise bahçede dolaşan kahramanın çocukluğuna gitmesi gibi…

 

Gece Molası ve Baba Gömütü’ nde, hayatta olmayan babasıyla, Ahır ve Kanayan Yürek’te ise ölmüş annesi, babası ve komşuları ile öykü kahramanın söyleşmesi Yalçıner’in bu anlatım biçemini gösteren diğer örneklerdir.

 

Doğa betimlemelerinin de yazarın anlatımında ayrı bir yer tuttuğu görülüyor. Sarnıç, Bir Kış Gecesi, Aya Ayna Tutmak, Çizmedeki Ellilik, Sandalcı Hastaymış, Yüreğin Sesi, Ayıboğan, Poyrazın Getirdiği Çocuk ve Murt Bahçesinde öykülerine betimleme ile giriş yapar Yalçıner. Bu betimlemelerde sözcükleri dans ettiren yazarın gözlemlerini ustaca yazıya aktardığına tanık oluyoruz: “Portakalın dallarında da yer yer beyaz tülbentler bağlıydı. Biraz daha aşağıda, deniz kirli yeşile dönmüş çalkalanıyor, ayran tuluğundaki yağ kümeleri gibi, üzerinde beyaz köpükler oluşuyordu. Ufukta sular mavileşirken, gökyüzünde siyah beyaz koyun sürüleri geziniyordu.” (126) örneğinde olduğu gibi.

Özellikle yöredeki insanların yaşantısını derinden etkileyen poyraz Yalçıner’in öykülerinin önemli motiflerindendir ve öykü betimlemelerinin çoğunluğunu oluşturur: “Torosların poyrazı yine ipini koparmış, tozu dumana katıyordu. Havada uçuşan renk renk naylon torbalar, yerlere kadar eğilip doğrulan ağaç dallarında hız kesiyordu. Buydurucu rüzgâr, aşağıda masmavi denizin yüzünde kar fırtınasına dönüşmüş, beyaz köpükleri sanki koşu yarışına sokmuştu.” (161)

Betimlemelerde olduğu gibi, doğa gözlemlerinden yararlanarak sıkça yaptığı benzetmeler de Yalçıner’in anlatı biçeminin diğer bir parçasıdır. “Dişetleri çekilmiş gibi irice topak taşların kökü görünüyordu.”(118), “Dibi oynamış mavi derya, yeşile dönerken kızıl çamurdan bir de burun oluşmuştu içinde.” (S: 130), “(ayın) Denize vuran ışıkları, şampanya bardağını andırıyordu adeta.” (75) bu benzetmelerin kitaptaki en çarpıcı örneklerinden birkaçıdır.

Toroslarda Yaşam Erken Başlar, Hikmet Birand’ın anı ve gözlemlerini anlattığı Anadolu Manzaraları adlı kitabını anımsattı bana. Yaşadığı yörenin doğasını çok iyi bilen Mustafa Yalçıner de, gözlemlerini, anlatılarındaki kahramanları bitkilerle söyleştirerek öykülendiriyor. Toroslarda Yaşam Erken Başlar, bölgenin sözlü tarihini ve Yörük geleneğini yereli evrensele taşıyan şiir lezzetindeki öykülerle sunuyor okuyucuya.

Mustafa B. Yalçıner, ilk kitabı Toroslarda Yaşam Erken Başlar’da yer alan özgün ve çarpıcı öyküleriyle dil bilinci güçlü bir yazarın haberini veriyor okura.

Tanıtım Yazısı: F.Saadet Bilir, Afodisyas-sanat, Mayıs 2009, Yıl: 3, Sayı: 15, sayfa: 60-62
Kitap Künyesi: Mustafa B. Yalçıner, Toroslarda Yaşam Erken Başlar, Etik Yayınları, Mart 2008, ISBN: 9789758565511

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir