GÜNLERDEN

Burhan GÜNEL
23 Mart 2005, Gülnar’da gül ve nar ile geçen günlerden ilki
Osman Şahin ile Aysel Hanım otobüsün sağdaki ön koltuklarında oturuyorlardı; ilk bakışta göz göze geldik. Karşılıklı gülümsemelerle birbirimize el salladık. Otobüs gelip önümde durmuştu. Kapılar henüz açılmamıştı ve gülümsemelerimiz birbirine karışmıştı. Orta kapıya doğru yaklaştım; açıldı. İnenler vardı, bekledim. Kalabalık olduğu için daha da beklemem gerekiyordu; yeniden öne doğru gittim. El kol işaretleriyle bir şeyler anlatmaya kalktım: Az sonra görüşürüz. Çantamı bagaja vereyim. Öyle de yaptım. Bu arada ortalık durulmuştu. Otobüse çıktım. Aysel Hanımla tokalaştık. Osman Şahin’i, kendisine doğru eğilip kucakladım. İstanbul’dan saat on sekizde yola çıkan otobüsle Mersin’e gidiyorlardı. Aynı etkinliklerde birlikte olacaktık. Başka bir otobüsle Mersin’e ulaşacağımı sanırken, aynı otobüste karşılaşmıştık işte. Beklenmedik bir güzellikti benim için. Saat 01.00 olunca yola çıktık. Aksaray’daki ilk molaya kadar uyudum. Molada indik otobüsten, aynı masa oturup konuştuk. Osman Şahin’le en son, 2003 yılındaki TÜYAP Kitap Fuarı günlerinde İstanbul’da karşılaşmıştık. Bir kitabevinin “stand”ında (Yılmaz Yeşildağ’ın Etikus Yayınları’nda) birlikte fotoğraflar çektirmiştik Aysel Hanım’la gelmişti Osman Ağabey. Öner Yağcı, Yılmaz Yeşildağ, Metin Tükenmez, Fatma Bilkay, Neclâ Maraşlı ve birkaç okurla birlikte, değişik fotoğraflar…(Bilgisayarımın belleğinde uyuyor o görüntüler; ama benim belleğimdekiler capcanlı. Yolculuk boyunca benimle beraber olacaklar. Uyandılar.)

Sabah 07.30da Mersin’e vardık. Mersin Üniversitesi’nden görevlendirilmiş Ali Bey bizi bekliyordu. Yol çantalarımızı arabanın bagajına yerleştirip yola koyulduk. Gülnar’a gidiyoruz. Önce Silifke’ye uğradık. Bir benzinlikte biraz dinlenip hava aldıktan sonra dağ yoluna vurup Göksu Irmağı’nın soluna geçtik. Baba memleketim olan Ermenek’in kokusunu duyar gibi oldum. Bu yılın güz başlarında Göksu Vadisi’ne yapacağımı sandığım yolculuğun heyecanını yaşamaya başladım bir yandan. Büyüleniştim, sessizce yolu, dağı, doğayı ve ırmağı izliyordum. Bir süre sonra Göksu iyice geride kaldı. Yılanlaşarak uzayan dar yolda ilerlerken Gülnar’ı düşünmeye başladım, ona yoğunlaştım. Konuşma arlıklarında imgelemimdeki Gülnar kesintiye uğrasa da dönüp yeniden ona ulaşıyordum. Gül ve nar sözcükleri bir araya gelip zengin çağrışımlarla güzellikler yaratıyor, yarattıkça genişleyip çoğalıyor, beni de içine alıyordu. İlk kez 1981 Ağustosunda geçmiştim Gülnar’dan. Yaz dinlencesi için Ankara’dan yola çıkmış, Antalya’ya gidiyorduk. Annesi, küçük oğlum Ozan’a gebeydi. Haritadan bakıp Gülnar’dan geçen yolu seçmiştim. Ankara-Konya-Gülnar-Anamur-Alanya-Antalya. Yolun asfaltlanmadığını bilemezdim. Seydişehir’e kadar rahat bir yolculuk olmuştu. Sonrası, engebelerle dolu, tarlalardan geçer gibi; hoplaya zıplaya sürmüştü. Çocuk bekleyen bir annenin asla geçirilmemesi gereken eziyetli bir yoldu. Çok gergindim. Kendime kızıyordum. “En kısa yol bilinen yoldur” gerçeğini anımsayıp öfkeleniyordum; sıcaktı ve yol bitmek bilmiyordu. Sonunda Gülnar’a ulaşınca bütün yorgunluğumu unutmuştum. Gerçekten güllerle, narlarla bezenmiş sıra dışı bir görüntü duruyordu belleğimde o günden kalma; ikici kez, dostlarımla Gülnar’a doğru ilerlerken yol boyunca o günkü görüntü gözlerimin önüne geliyordu. Kaldırım taşlarıyla döşeli bir alana inmiştim yokuştan aşağı; yine oradan geçecek miyiz diye düşünüyordum. Bu kez kiraz ağaçlarının, bademlerin, şeftali ağaçlarının beyaz, pembe, eflatuna çalan çiçekleriyle karşıladı bizi Gülnar yolu. O meydandan geçmedik, belki de öyle bir meydan yoktu ve belleğim uyduruyor ya da başka bir yerin görüntüsüyle karıştırıyordu kimbilir. 1981’de içinden geçtiğim Gülnar’ı anımsatacak en küçük bir ipucuyla karşılaşmadım bu ikinci gelişimde… Burası da değişmiş, yapılar çoğalmış. Olsun. Gül ve nar duruyor ya, bu bile yeter deyip kendimi yatıştırdım, belleğimi susturmaya çalıştım.

F. Saadet Bilir’in yönettiği Gülnar Meslek Yüksekokulu’na ulaştığımızda saat on bire geliyordu. Saadet Hanım dersteydi. Odasındaki koltuklara yerleşmemizden az sonra cep telefonum çaldı. Şair-Yazar Ali F. Bilir arıyordu. “Geldiniz mi? Şu an neredesiniz?”Yanıtımın ardından, “Ben de hemen geliyorum” deyip kapadı telefonunu Ali F. Bilir. Sesinin yumuşaklığı şiirlerini çağrıştırdı birden. Damıtılmış, olgunlaştırılmış, şiirlerini anımsadım. Güzel, anlamlı, ağırbaşlı, insan sevgisiyle donatılmış, yaşam deneyimleriyle, kültür birikimiyle zenginleştirilip yoğunlaştırılmış, bilgece bir bakışla kotarılmış şiirler vardı son kitabında. Ali F. Bilir aralıklarla karşılaştığımız telaşlı zamanlarımızda en çok ağırbaşlılığını içinde barındıran içtenliği ve yalın coşkusuyla girmişti belleğimin amforalarına. Şimdi, Gülnar’da, doğduğu, uzun ayrılıklardan sonra dönüp geldiği ve bir eczane açıp yönettiği uzun yılların içinden çıkıp gelecekti az z sonra. Osman Ağabeye, “Ali F. Bilir aradı” dedim, “az sonra burada olacak.” Geldi. Sanırım kanat takıp ulaştı yanımıza. İçten ve sıcak gülüşünü getirdi, imgelemimdeki gülleri ve narları canlandırdı yumuşak sesiyle, dostluğu sevgiyi yansıtan göz ışımalarıyla. Kucaklaşıp öpüştük. Bulunduğumuz oda bayram yerine döndü. Konuşmaya başladık. Bu arada, etkinlik için çağrı alan bazı aydınlar, çevredeki sanat dostları birer ikişer gelip aramıza katıldılar. Gazi üniversitesi eski öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mustafa Yalçıner’le tanıştırıldık. Aydıncık’ta yaşıyordu. Aydıncık sevdalısıydı. Yanında getirdiği “Aydıncık-Günaydın Kelenderis” adlı kitabını getirmişi. İmzalayıp verdi birer tane. Teşekkür ettik. Şöyle bir karıştırdım ve heyecanlanır gibi oldum. Göksu Vadisi’ne yolculuğumun temel nedeni olan bir ırmak roman çalışmasında bu kitaptan da yararlanabileceğimi sezmiştim. Yaklaşık otuz yıldır tasarladığım bu roman için çok sayıda kitap edinmiştim. Akdeniz’den Anadolu’ya çıkaracaktım roman kahramanlarımı ve günümüze kadar getirecektim. Tarih bilgilerine olduğu kadar, geçmişin yaşam izlerini yansıtan bilgilere de gereksinmem vardı. Mustafa Yalçıner’ın kitabı, bu bağlamda bazı bilgileri barındırıyor gibi gelmişti. “İçindekiler”e göz atar atmaz bu izlenimi edindim. Mustafa Bey gülecendi. İçtenliğinin doğal yansımalarını görüyordum yüzünde, göz ışıklarında, sesinin güven veren tınısında. Türkçeden Fransızcaya, Fransızcadan Türkçeye çeviriler yapıyor, anılar yazıyor. Doğrudan Fransızca yazdıkları da var. Birikimli olduğunca engin gönüllü. Yaratıcı yazarlığa açık, yaratıcılığının gizemini o dipsiz kuyudan çıkardığı ve çıkaracağı duru sularla çevresine yansıtmaya, başkalarıyla paylaşmaya, sanatın, edebiyatın güzelliklerini çoğaltmaya hazır, istekli, tutkun bir duruş içinde görünüyordu. Kitabını, Ankara’ya döner dönmez okumaya başlayacağımı söyledim. Kalabalık artıyordu. Neredeyse yirmi beş yıldır tanıdığım,uzun aralıklarla karşılaştığım Güngör Türkeli de gelenler arasındaydı; konuştuk biraz. İleri yayınlarından çıkan yeni kitabını imzalayıp verdi. “Harbiye’den Babıâliye” doğru uzanan çileli, engebeli ama ilginç yaşamından izler, anılar taşıyan bir kitaptı; bir döneme tanıklıklarla doluydu. Biraz hırpalanmış, yıpranmış gibi gördüm kendisini. Belki de yorgun ve uykusuzdu benim gibi. Anamur’a yerleşmişti. Bir zamanlar Antalya Belediyesi Kültür Müdürüydü. Bir etkinlik için gittiğimde karşılaşmıştık en son; öyle anımsıyorum. Mersin’den Ali Çağlar katıldı aramıza… Tam bir dostluk ortamı oluşmuştu. Herkes birbiriyle konuşuyor; görüşmedikleri sürelerde neler yaşadıklarını anlatıyorlardı. Sesler yükselmişti. Dalgınlığımızın içine bir barış güvercini süzülüşüyle katılan F. Saadet Bilir’i ayırt ettiğimizde sesler kesildi. Bir hanımefendi gelmişti aramıza; toparlandık. F. Saadet Bilir’in ardı sıra odaya güller ve narlar doluştu sandım. Çağrışımlar her zaman olduğu gibi gerçek görüntüyü besleyip daha da güzelleştiriyordu. Güzel bir gün başlıyordu. Tek tek ellerimizi sıktı, “Hoş geldiniz” dedi. Önce Aysel Hanımla, sonra Osman Şahin’le ve benimle konuştu, yolculuğumuzun nasıl geçtiğini sordu. Ardından, bütün konuklarıyla ilgilendi. Yeniden çaylar kahveler içildi. Etkinlik izlencesine göre neler yapılacağını özetledi bir ara. Gözlerindeki sıcak ışıltıya takılıp kalmıştım. Gülecendi, içtenliğini esirgemiyordu, anacandı, okuldaki eğitici ve yönetici kimliğini görür gibi oluyordum yüzünde, bakışlarında; sezer gibi oluyordum sesinden, vurgularından. Kendine güvenli, yaptığı işin bilincinde, gençlere tutku derecesinde bağlı olduğunu sezdiren, analıkla öğretmenliği birleştirip daha gelişkin bir anlayışla yaklaşıma dönüştürdüğü sevecenliği ve engin kültürel birikimi onu farklı kılmıştı. Gül ve nardan ışık alan çabalarıyla Gülnar’ın ortasında yoktan var ettiği Meslek Yüksek Okulu’nda gençlik ışığını aydınlatma ışığına dönüştürmekte olduğunu işitmiştim, biliyordum buraya gelmeden önce; şimdi bu bilginin somut görüntüsünü algılıyor, bu algılamanın içindeki F. Saadet Bilir gerçeğini anlamaya, kavramaya başlıyordum. “Yorgunsunuzdur, sizi önce odalarınıza yerleştirelim, ardından yemeğe çıkarız; sonra biraz dinlenirsiniz” dedi ve çantalarımızı alıp kalacağımız yerlere doğru adımladık. Yemek sonrası odalarımıza dönecektik.

Benzeri etkinliklerden anımsadığım gibi, gençler arasında olmanın, aydınlanma sevincini paylaşmanın güzel sezgisini, kıpırtısını, coşkusunu yaşamaya başlamıştım. Ne yol yorgunluğu kalmıştı ne uykusuzluk. Güzel günlerin içindeydim. Güzellikleri birlikte çoğaltacaktık. Önce Gülnar Meslek Yüksekokulu’nda, ardından Mersin Üniversitesi’nde gerçekleştireceğimiz etkinlikleri, söyleşileri, konuşacağımız konu başlıklarını düşüne düşüne bana ayrılan odaya ulaştım. Ortaokul ve lise yıllarımda kaldığım okulumu (O zamanki adıyla Konya Erkek Lisesi’ni) anımsadım. Çağrışımlar sardı yine düşüncemi. Bulunduğum okul, eski okulumu; F. Saadet Bilir, altı yıllık parasız yatılı hayatımda beni yetiştiren kadın öğretmenlerimi anımsatmıştı. Ağlamaklı oldum. Hem sevinç hem de hüzün içindeydim. Koca odada iki karyola vardı. Banyo-tuvalet için ayrılmış bölmenin kapısı açıktı. Soyunup yüzümü yıkadıktan sonra karyolalardan birine uzandım. Pencerenin perdeleri açıktı, kapamadım. Gençler gelip geçiyorlardı geniş pencerenin önünden; dönüp içeriye bakmıyorlardı. Burası onlar için boş bir oda anlamındaydı besbelli, kanıksamışlar. İlgilerini çekmemiştim. Varlığımdan habersizdiler, ama onlar benim ilgimi çekmişlerdi. Yattığım yerden dışarıyı, gelip geçtikçe gençleri izliyordum. 1960’lı yıllara, kendi ilk gençliğime, öğrencilik dönemime doğru yolculuğa çıktım. Gözlerim kapanır gibi oluyordu ama dikkatim dışarıdaydı. Bir yandan da iki gün sürecek etkinlikleri düşünüyordum. Sonunda uyumuşum. Zamanı geldiğinde, bir görevli tarafından uyandırıldım. Artık kalkmak gerekiyordu. Kapıyı açıp görevliye teşekkür ettim. Hemen hazırlanıp çıkacaktım. Gün şimdi başlıyordu.
(Damar, Eylül 2005, Sayı: 174, sayfa: 32-34)

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir