DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ” ve IŞILDAKLAR

Not: Bu söyleşi 2009 yılında yapılmış, ancak 19 Mayıs 2015 tarihli Yeni Adana Gazetesinde yayımlanmıştır.

Kuşku yok ki bir ülkenin eğitim sistemi, o ülkenin geleceğini öncelikle belirleyen en önemli unsurdur. Bu anlamda belirli bir duyarlılığın sahibi olan Yeni Adana Gazetesi, bugüne kadar çatısı altında, konunun uzmanlarıyla, eğitim üzerine çok sayıda toplantı düzenledi. Bu toplantılarda ortaya çıkan tabloya sayfalarında geniş yer verdi.Bu kez bir röportajla karşınızdayız. Şair Âba Müslim Çelik sordu, Eğitimci-Yazar F. Saadet Bilir yanıtladı. Her iki kıymetli isime teşekkürümüzle…

Âba Müslim ÇELİK: Eğitim nedir? Neden vardır? Önce anlamı üzerinde duralım mı?

F. Saadet BİLİR: Eğitim, bireyin özgürleşmesi ve hedeflerine ulaşması için düşünce, duygu, davranış biçim ve yollarını yaşamı boyunca alma işi, sürecidir. Bireyin eğitilmesi, ülkenin devlet politikası ile belirlenir bir bakıma. Devlet kendi sistemine uygun fertler yetiştirmek üzere eğitim politikaları oluşturur. Eğitimin önce ailede başladığı düşünüldüğünde, eş seçimi, çocuk eğitimin ilk adımıdır bana göre. Çevremizde bunu doğrulayan örnekler görebiliriz. İnsanın mutlu, huzurlu, başarılı olması, kendine yetmesi, çevresine etkili ve katkılı olabilmesi için vardır eğitim. Bunun doğal sonucu olarak iyi eğitilmiş bireylerden oluşan bir toplum kalkınır ve gelişir.

Âba Müslim ÇELİK: Eğitimin bugün ülkemizde yaşadığı dramın boyutları nelerdir?

F. Saadet BİLİR: Bugün bile okul gereksinimi olan yerleşimlerimiz, öğretmeni olmadığı için kapalı olan okullarımız var. Sosyal devlet, vergisini ödeyen, vatandaşlık görevlerini yerine getiren halkının çocuklarına eğitim hizmetini böyle mi vermeli? Eğitimin paralı olduğu, parası olanın okuduğu bir ülkede eğitimde fırsat eşitliğinden söz edilebilir mi? İlköğretimin sekiz yıla çıkması, geç kalınmış olsa da olumlu bir adım. Gelişmiş ülkelerde on iki yıl olduğu düşünüldüğünde ise bizimki yeterli mi?

Kız çocuklarının okula gönderilmesinde hâlâ yeterli başarı sağlayamadık. Eğer gönderilmişse bile Doğu ve Güneydoğu’da ilköğretimi bitiren kızlarımızın çoğu küçük yaşta evlendiriliyor. Özellikle kırsal kesimde, ilköğretim okulunu bitirip OKS’ yi kazanan kız çocukları, yatılı/pansiyonlu liseler sayıca yetersiz olduğundan, köyüne, evine dönmek zorunda bırakılıyor. Bu boşluğu, açılan çok sayıdaki pansiyonlu Kur’an kurslarıyla tarikatların doldurduğunu düşünüyorum. İş bununla bitmiyor. Asıl şimdi başlıyor. Pansiyonsuz Anadolu ve fen liselerinde okuyan; hatta üniversitedeki gençlerimizin çoğu, Kur’an kursu pansiyonunda barındığından buranın kurallarına da uymak zorunda kalıyor. Öncelikle kız öğrencilerimiz, okulun kapısına değin mutlaka türbanlı gidecek, okulda başını açacak, çıkışta yeniden kapatacak. Dikkatinizi çekerim. Öğrenciye türban takması dayatılıyor. Evim bir kız Kur’an kursu yakınında olduğundan kız öğrencilerin ilk zamanlarda türban takma konusundaki isteksizliğini gözlüyorum. Oradaki uygulamalar, bir zaman sonra onun yaşam biçimi oluyor. Sonuç olarak salt imam-hatip lisesini bitiren kız öğrenciler değil; diğer lise mezunları da üniversite kapısında türban eylemi yapmaya başlıyor. Oyunu bozmak çok kolay aslında. Sosyal devlet, gerektiği kadar pansiyonlu okullar, üniversite öğrenci yurtları açsa; öğrenci ve ailesine seçenekleri değerlendirme fırsatı verilse…

Âba Müslim ÇELİK: Okul öncesi eğitim de dahil olmak üzere, “Dünyanın Bütün Çiçekleri” diye adlandırılan çocuklar ve gençlerimizi bir araya getirerek çağdaş bir eğitim-öğretimden geçiriyor muyuz? (Oysa, onları çokluk, daha ilköğretim sıralarındayken soldurduğumuz ortada.)

F. Saadet BİLİR: Bugün, Öğretim Birliği Yasası yürürlükte olmasına karşın, okullarımızda üç farklı eğitim verilmekte. Birincisi, ilköğretim okulu ve liseler. İkincisi din ağırlıklı eğitim veren imam-hatip liseleri. Sonuncusu da özel okullar. Aynı kuşak, üç ayrı bakış… 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’ne değin çocuklarımız, aynı eğitim programı içinde cumhuriyetimizin çağdaş okullarında eşit koşullarda öğrenim yapıyordu. Arkadaşlarının değişik konulardaki farklılıklarına tanık oluyor, onlara anlayış göstermeyi öğreniyor ve onlarla kaynaşıyordu. Şimdi öyle mi?

Eğitimin özelleşmesiyle anaokulundan üniversiteye değin çoğalan özel okullarda, ülke gerçekliğine yÂbancı bir nesil yetişmekte. Geçenlerde özel okullara karşı olduğunu bildiğim bir arkadaşım bile, evinin köşesinde donanımlı bir ilköğretim okulu bulunmasına karşın, okul çağına gelen kızını, bu okulda başka çocuklar tarafından hırpalanacağı gerekçesiyle, özel okula göndereceğini söylediğinde çok şaşırmıştım. Konuşmamıza tanık olan çocuğu da hemen, “Ben, bu okula gitmem,” diyerek tepkisini belirtmişti. Belli ki, bu konu evde konuşulmuş, çocuk ilköğretim okulu ile ilgili olumsuz bir yargıya varmıştı çoktan.

Olanaklarım uygun olsa; özel ya da büyük kentlerin zengin semtlerindeki okullarda okuyan çocukları Anadolu gerçeğini tanıtmak, oradaki yaşamı algılamasını sağlamak için yaz tatillerinde küçük illere, kırsal yörelere gönderir; oralarda öğrenim amaçlı kamp yapmalarını sağlardım; gerçeği tanımaları için… Hani bazı küçük illerimizden, öğrencileri gruplar halinde büyük kentlere kısa süreli getirdikleri gibi.

Bir de din eğitimi veren imam-hatip liselerinde öğrenim gören öğrencilerimiz var. Öbür dünyaya dayalı eğitim alan çocuklarımız…

Eğitim politikamızın, farklı eğitim veren tüm bu kurumları özde birleştirmesi gerekiyor: Ulusal eğitim bilinciyle, siyasi iktidarların bakışına göre değişmeyen çağdaş, evrensel bilimsel ve sosyal eğitim politikası birbirine paralel olarak uygulanmalı; bunun için de toplumu bir arada tutan öz değerler, ulus ve kültür bilinci, cumhuriyetimizin kazanımları, ülkemizin gerçekliği işlenmeli ve böylece tüm çocuklarımız hangi eğitim kurumuna giderse gitsin ortak bir donanıma ulaşmalı.

Âba Müslim ÇELİK: “Mutlak Zihin” kavramını reddederek, bunun yerine bilimsel diyalektik ve gündelik deneyimlerde anlamını bulan olguyu, yaşamın içinde görebilmek gibi kuramdan yola çıkarak eleştirel usla ve yoruma dayalı yapılan eğitim-öğretimin yararlarından söz eder misiniz?

F. Saadet BİLİR: Eleştirel bakış ve yoruma dayalı eğitim, yaşadığı çağa ayak uydurabilen, farklı düşüncelere açık, kendisini ve ülkesini geliştirmeye yönelen bireyi var eder. Bu yolla yetişen birey, demokrasi, insan hakları, özgürlükler, çağdaş hukuk kurallarına saygı duyan bireylerden oluşan toplumun temelidir.

Âba Müslim ÇELİK: 1940’lı yılların Köy Enstitüleri’yle, eğitimde giderek üreticiliği de yakalamıştık oysaki. İş içinde, iş aracılığıyla ve iş için eğitim yöntemiyle eğitilen 8-15-18 ve 18-21 yaş arası gençler mezun olduktan sonra eğitmen, öğretmen, sağlık memuru vb. hizmetler için köylüyü kalkındırmaya, aydınlatmaya gönderiliyorlardı. Hem de o yoksunluk koşullarında. Bırakmadılar! Kimlerdi, nelerdi bunlar?

F. Saadet BİLİR: Köy Enstitüleri, o zamanlar okuryazar oranı yüzde ondan az olan ülkemizde, yoksul köy çocuklarını eğitmek, toplumun bilgi düzeyini yükseltmek ereğiyle açılmıştı. Burada, dengeli beslenen gençler, yaparak yaşayarak öğrenim görüyor; mezun olunca da genellikle kendi köylerinde görev yapmaya gidiyordu. İçinden çıktığı köy yaşamını, sorunlarını çok iyi bilen yurtsever, ulusalcı genç öğretmenler, köy enstitüsünde öğrendiklerini köy halkına ve öğrencilerine öğretmeye başlamıştı. Yoksul halkın, o günkü koşullarda çocuğunu okutmak için göndereceği adres de yoktu zaten. İşte tam bu sırada köylünün imdadına yetişmişti bu okullar. TÂbandan başlayan okuma yazma seferberliği meyvesini veriyordu. Halkın çocuğu okuma yazma öğreniyordu artık, bilinçleniyordu, birey oluyordu. Bırakmadılar! Anadolu’daki feodal düzen, aşiret sistemi buna izin veremezdi. Okuyan, düşünen, sorgulayan çağdaş bir kuşak yetişecekti… Anadolu aydınlanacaktı… Olur mu? Tutucu, çıkar çevreleri hemen harekete geçti. Karalama kampanyası başladı. Sistem ve toprak ağaları kazandı…

Âba Müslim ÇELİK: Nitelikli öğretmen, dengeli eğitim, çağdaş bilgileri içeren ders betikleri (kitap) ve diğer düşünsel-sanatsal betikler üzerinden neler söylemek istersiniz?

F. Saadet BİLİR: Öğretmenlik sevgi ve özveri işidir. Hepimizin yaşamında bizim kişiliğimizde iz bırakan öğretmenlerimiz var. Buna karşın, çevremizde öğrenciyi okuldan soğutan, uzaklaştıran öğretmenler de bulunmakta.

Atatürk’ün, “Öğretmenler, cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister,” özdeyişinde belirttiği öğretmeni yetiştirecek kurumlara gereksinim olduğunu düşünüyorum. Öğretmenlik sanatını bilgi birikimiyle besleyen, eleştirel akılla sorgulayan, araştıran, okuyan nitelikli öğretmenler ancak Atatürk’ün söz ettiği nesilleri yetiştirir.

Köy enstitülerini kapatan bakış, daha sonra öğretmen okullarını da kapattı. Şimdi öğretmen liseleri dışında, diğer liselerden de üniversitelerin eğitim fakültelerine öğrenci alınmakta. Buralarda teori ve bilimsel eğitimi verebilirsiniz, ama öğretmenlik ruhunu ne kadar? Ben, ilkokuldan sonra Urfa Kız İlköğretmen Okulu’nda okudum. Okula girdiğimiz ilk günden başlayarak bazısı köy enstitülü özveriyle çalışan öğretmenlerimiz, bize sürekli öğretmen adayı olduğumuzu anımsatır; gittiğimiz köylerde köylünün her konuda örnek alacağı kişi olacağımızı söylerdi. Altı yıl boyunca bu bilinçle yetiştik. Sadece bu bilinç değil elbet, son sınıfta, köy yaşantısını yakından tanımak ve koşullarına uyum sağlamak ereğiyle katıldığım iki aylık köy stajının da bana çok şey kazandırdığını belirtmeliyim.

Ders betiklerine (kitap) gelince, ilköğretim ders kitaplarında ‘başörtülü anne, evde iş yapan, yemek pişiren, çocuklarla ilgilenen; bÂba ise dışarıda çalışan ve para kazanan’ biri olarak anlatılıp çiziliyor. Kadını edilgen ve eve kapatan bir bakış küçük yaşta eğitim politikası olarak işleniyor. Öbür dünya ile ilgili bilgi ve yorumlar din kültürü ve ahlak bilgisi kitabı dışındaki kitaplarda da var.

Yüksekokulda Türk Dili dersine girdiğim sırada okuduğumuz bir metinde sineklerin taşıdığı mikroplardan söz ediliyordu. Kur’an Kursu pansiyonunda barınan bir öğrencim, okuduğu dini içerikli bir kitaptan yola çıkıp sineğin bir kanadındaki mikroplar oranınca diğer kanadında da mikrop temizleyici özellikler bulunduğunu belirterek, bir sineğin bütünüyle sağlık yönünden zararlı olmadığını söylemişti. Dünyaca kabul görmüş Darwin teorisini bile müfredat programından çıkaran bir ülkede yapılan eğitimin bilimsel, eleştirel us ve yoruma dayalı olmasından söz edebilir miyiz?

Ezilmiş uluslara örnek olan Atatürk ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızla ilgili gerçekler bile ders kitaplarında çarpıtılarak anlatılmakta.

Yukarda belirttiğim olumsuzluklara karşın, içinde bulunduğumuz bilgi ve iletişim çağının gereklerine yanıt veren bilgilerle donanmış nitelikli öğretmenlerimiz, dengeli eğitimle, diğer sanat ve düşün kitaplarını okuyan, okumayı yaşam biçimine dönüştüren gençler yetiştirecektir elbet. Ben, her zaman bu umudu taşımaktayım.

/resimler/2015-5/19/1345392121956.jpg

Âba Müslim ÇELİK: Devlet-özel, kamu-özel okul ikilemleri ve özel dersanelerin olgusunu da içeren yolda ülke manzarası çizmek irdelemek gerekiyor. Bu konuyu açar mısınız? Eğitimde var olan eşitsiz ilişkileri nasıl dönüştürmeliyiz?

F. Saadet BİLİR: Ülkemizdeki çarpık sistemin doğal sonucu olarak eğitim özelleşince özel okullar ve dersaneler türedi. Ekonomisi orta düzeyde olan, sıkıntıyla geçinen aileler bile çocuğunu ana sınıfından itibaren özel okula göndermeye çalışıyor. Paralı eğitimin nitelikli olacağı düşüncesiyle yapılıyor bu.

Devlet okullarındaki atama, terfi, siyasal baskı sorunlarından bıkan başarılı, deneyimli öğretmenler, zamanla yüksek aylık alacaklarını da düşünerek bu okullara kaymaya başladı. Devlet okullarının içi boşaltıldı. Olan zavallı, ekonomisi bozuk halk çocuklarına oldu.

Dersanecilik olgusunu bir türlü anlamış değilim! Öğrenciyken biz de sınava giriyorduk; ama biliyorduk ki okulda öğrendiklerimiz, bizim başarmamızı sağlar. Öyle de oluyordu. Ben, dersanelerin var oluşunu, eğitim sistemindeki olumsuzluğa bağlıyorum. Sistem bir sektör doğuruyor. Öyle ki, oyun çağındaki ilköğretim ilk kademe öğrencileri bile ders dışı zamanlarının büyük çoğunluğunu dersanelerde geçirmek zorunda bırakılıyor. Doğa ve çevreyi algılaması da engelleniyor. Bir yarıştır gidiyor aileler arasında. Çocukları yarıştırarak sistemin yanlışlığına ortak oluyorlar.

Böyle bir eğitimde eşitlikten söz edilebilir mi? Elbette hayır! O halde eğitimde fırsat eşitliği olmalı. Öğrenciler, yetenek, bilgi ve becerisine göre okutulmalı. Eskiden olduğu gibi öğretmen dersi derste vermeli, kursta değil; dersanelere de gerek kalmamalı.

Âba Müslim ÇELİK: Eğitim-öğretim ve demokrasiyle yarını bugünden kurmanın yolları ve aşağıdan yukarıya bir iradeyi nasıl oluşturmalıyız?

F. Saadet BİLİR: Demokratik bir eğitimle, sorgulayan, neden sonuç ilişkilerini öğreten, bireyi var eden eğitimle elbet olur bu…

/resimler/2015-5/19/1346212903989.jpg

Âba Müslim ÇELİK: Zamanında bir gereksinmeden doğan köy enstitülerinin yeniden açılabilir ya da aynısı açılamaz oluşlarının nedenleri yanında içinde bulunduğumuz siyasal-toplumsal yapılanmalarının durumundan söz eder misiniz?

F. Saadet BİLİR: Köylüyü okutmak, aydınlatmak bir hayali gerçekleştirmekti… O dönemdeki gereksinimden doğan, köy enstitülerinin, o günün koşullarında okuma yazma seferberliğinde ve köylüyü kalkındırmadaki işlevi çok önemliydi. Bugün, değişen dünyamızda köy enstitülerini yeniden açmak eğitimdeki sorunlarımızı çözmez. Köy enstitülerini açmak yerine, bu kurumlardaki çağdaş eğitim sunma ereğini bugünkü okul sistemimize taşıyıp eğitim yöntemlerini de çağımızın gereksinim ve koşullarına uyarlarsak; öğrencilerimizi ezbercilik ve taklitten, çağdaş olmayan bilgi kirlenmesinden kurtarırız diye düşünüyorum.

Kapatılana değin, köy enstitülerine gönderilen köylünün çocuklarının çoğu 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra imam-hatip liselerinde okumaya başladı. Yoksul köylü, çocuğunu ilkokuldan sonra (o yıllarda ilköğretim henüz beş yıldı) okutabileceği güvenli bir okul aramaya koyuldu. İlçelerdeki ortaokullar ve liselerin büyük çoğunluğu gündüzlüydü. Sistem, hızla pansiyonlu yeni imam-hatip lisesi açmaya, açılmışlara da pansiyon yapmaya başladı. Bu da yetmedi yukarda değindiğim gibi çeşitli tarikatlar, kırsal yörede çok sayıda kız ve erkek çocukları için Kur’an Kursu açtı. Yunus Emre, Mevlana, Pir Sultan geleneğinden gelen hoşgörülü İslam’ı yaşayan Anadolu köylüsü, çocuğunu köyden çıkartmayı, okutmayı amaçlıyordu. Yatılı-pansiyonlu ortaokul ve liseler sayıca yetersiz kaldığından, başka seçeneği bulunmayan halk, gözü gibi sakındığı çocuğunu bu okullara yazdırmaya başladı. 90’lı yıllarda ülkedeki imam-hatip liselerinin sayısı birden çoğaldı. -Bugünkü dinsel yönelişi eleştiren Süleyman Demirel, en fazla imam-hatip lisesi açan lider olmakla övünür- Üstelik diğer ortaokul ve genel liselerde öğretmen açığı bulunurken bu okullarda öğretmen sorunu hiç yaşanmıyordu. Bu nedenle de üniversite giriş sınavlarında başarılı okullar olarak görülüyordu.

İmam-hatip liseleri ve Kur’an kursları, köy enstitüleri gibi köy çocuğunu küçük yaşta alıp dini eğitimle şekillendirmeye başladı. Anadolu halkının yaşadığı hoşgörülü İslam, çocukların bu okullardaki eğitimiyle boyut değiştirdi. Çocuklar, anne ve bÂbalarının doğal yaşam içinde uyguladıkları İslami bilgisini yetersiz olduğu düşüncesiyle eleştirir oldu. Sonuç olarak 1940’lı yıllardaki köy enstitülerinin yerini, 1980 sonrasında imam-hatip lisesi ve Kur’an Kursları alarak aynı malzemeyi, hammaddeyi, başka bir amaca yönelik işlemeye başladı.

Âba Müslim ÇELİK: Köy enstitülerine ve halkevlerine sağdan karşı olanlar gibi, bu okulların işleyiş, ilerleyiş, işlevsellik durumuna soldan da eleştiriler oluyordu? Önce İnönü döneminde, tek partinin içinden olmak üzere; kimi yazar, şair, düşünce adamlarımız da buna katıldılar? Örneğin Kemal Tahir, köy enstitüleri bir partinin dolayısıyla rejimin arka bahçeleri olarak görüp, tek tip düşüncenin demokrasiye geçişte tehlike arz edebileceğini imledi. “Bozkırdaki Çekirdek” romanında yaklaşık bu ve buna benzer görüşleri işler. Bu bağlamda söyleşimizi sürdürelim mi?

F. Saadet BİLİR: Köy enstitülerindeki eğitimin tek tip olduğunu, bunun demokrasiye geçişte tehlikeli olacağını, ayrıca kız ve erkek öğrencilerin buralarda birlikte okumasının sorun oluşturduğunu düşünenler, bu eğitim kurumlarının kapatılmasını istedi. Oysa asıl sorun, erkin el değiştireceğinden duyulan endişe ve tedirginlikti bana göre. Köylünün aydınlanması işlerine gelmiyordu. Daha tek parti döneminde çoğu toprak ağası olan birçok milletvekili, aşiret reislerinin tepkisini de dillendirerek köy enstitülerine karşı çıkmıştı. O yıllarda Meclise girebilmek, bu güçlerin onayından geçiyordu çünkü.

Atatürk, ‘Köylü milletin efendisidir!’ özdeyişiyle 1923 yılında ülkede köylüyü öne çıkaran bir politika uygulanacağını belirtmişti. Kurtuluş Savaşı’nı halk ile kazanmadık mı? Aydın burjuvayla, savaşın beyin, düşünce, plan kısmını; büyük çoğunluğu köylü olan halkla da cephelerdeki kısmını zaferle sonuçlandırmadık mı? Şimdi, onların çocuklarının eğitimi için o güne değin yapılmayanın yapılması amacıyla genç cumhuriyet kolları sıvamıştı.

Ayrıca, erkek çocuklarının bile okula yeni yeni gönderilmeye başlandığı bir zamanda, siz karma köy enstitüsü açıyorsunuz. Anadolu’da o yıllarda kız-erkek öğrencilerin karma okutulması çok önemli bir devrimdir. Bu konudaki bir anımı anlatmak isterim:

1961 yılında öğretime açılan Urfa Kız İlköğretmen Okulu’nun ilk öğrencilerindenim. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kız çocuklarının ilkokul sonrasında eğitimini sürdürmesi amacıyla –köy enstitüleri kapatılmasaydı buna gerek kalmayacaktı- pek çok kız öğretmen okulu açılmıştı. Karma olmamasına karşın halk bu okulu bile benimsemiyordu. Okumaktan başka düşüncemiz yoktu ama, kız öğrencilerle ilgili pek çok dedikodu çıkarılıyor, okulun kapatılması isteniyordu. Yıllar sonra aynı oyun oynanmak isteniyordu. Öğrencilerini bilgilendirmek, okulumuzun işleyişini anlatmak için bizlerle sık sık toplantı yapan değerli müdürümüz Mahmut Sümer, bize yaşadığı bir olayı şöyle aktardı: Öfke içinde gelen biri, müdürümüz ile görüşmek ister. Ona, pencereden az önce yarı çıplak bir öğrencinin dışarı baktığını, bunun ahlaka aykırı olduğunu, böyle giderse bakanlığa şikâyet edip okulu kapattırmak için uğraşacağını söyler. Sözü edilen, müdürümüzün odasının yanındaki penceredir ve orada nöbetçi öğrenci dışında kimse bulunmamaktadır. Müdürümüz, durumu anlamak için nöbetçi öğrenciyi odaya çağırdığında, odadaki konuğun öfkesi kaybolur. Çünkü öğrencinin üzerinde ten rengi bir kazak vardır. O da dışardan çıplak görünümü vermektedir -Okulumuz yeni açılmış, okul tarafından giysilerimiz henüz verilmemiş olduğundan önlük giyememiştik bir süre- Küçük ilçe ve illerdeki üniversite öğrencilerinin toplum baskısından çektiklerini hepimiz biliyoruz şimdi bile. Köy enstitülerine dönecek olursak, oradaki karma eğitim, bir süre eleştirilse de, köylüye eğitimin olumlu yansıması başlayınca benimsenecekti.

Âba Müslim ÇELİK: Bir Anadolu aydınlanması yaşanıyordu ki, bu Rönesans daha fazla kök salmadan karşı devrimle icabına bakıldı, tasfiye edildi. Bugün için düşünmeyen, düşündürtmeyen, ezberci, testçi bir eğitim-öğretim veriliyor okullarımızda. Tekil, ufak grupçu kimi çÂbalar dışta tutulursa, ortada acı bir durum söz konusu. . Öğrencinin, yurttaşın edilgini yetiştiriliyor. O makbul sayılıyor kasıt güdülerek sanki. Enstitüler kapatılmayıp bu günlere kalsaydılar, bugün için neler olmazdı? (hem olumlu, hem olumsuz olarak)

F. Saadet BİLİR: Köy enstitüleri kapatılmadan günümüze gelseydi yukarda da belirttiğim gibi tÂbandan, köyden, kırsaldan kalkınma başlardı. Atilla İlhan’ın deyimiyle ‘dip dalgası’ olurdu. Okuma yazma sorunu kalmazdı. Toprak ağalığından, aşiret sisteminden, töre, berdel, kan davası ve nüfus planlamasından söz etmeyecektik…

Köy enstitülerinin, açılışından kapatılışına değin kısa sürede ülkemizdeki olumlu etkisi düşünüldüğünde neler olmazdı ki… Köyün ve köylünün gereksinimlerine yanıt veren, okuyan, güzel sanatlarla ilgilenen öğretmenlerimizin ışıklı öğretisiyle sorunları çözümlenmiş, mutlu bir halk var edilebilirdi. Buna koşut olarak üretim ilişkileri de değişecekti kuşkusuz. Nazım Hikmet’in deyişiyle ‘insanın insana kulluğu’ yok edilirdi.

Köy enstitülerinin kapatılmadan bugüne gelmesinin olumsuz yanı ancak, bu okulların toplumsal yapıdaki ve bilimdeki değişikliğe uyum sağlamaması durumunda ortaya çıkardı; çağın gerisinde kalması durumunda hiçbir eğitim kurumu olumlu görülemez kuşkusuz.

Âba Müslim ÇELİK: Bu okullarla birlikte halkevleri ve halk odalarının da kapatılmalarıyla, karşı devrimci çalışmaların giderek ülkemizi emperyalizmin kucağına atmasıyla yozlaşması hızla sürüyor. Ekinsel değerlerimiz popüler ekin kıskacında poplaştırılarak eritilme sürecine itildi. Bizi biz eden tüm değerler gözden düşürülüyor tek tek. “ Ne yapmalı?”

F. Saadet BİLİR: Halkevleri ve halk odaları, halkın kendini ifade edebildiği, yeteneklerini keşfettiği, birbiriyle tanışıp, kaynaşıp iletişim kurduğu, özgürleştiği yerlerdi.

‘1938 yılında Urfa Lisesi’nde Türkçe Öğretmenliği yapan rahmetli eniştem Ratip Akdeniz ve ilkokul öğretmeni halam Maide Akdeniz, Halkevi’nde her ay bir tiyatro eserini sahneye koyduklarını, konferanslar, konserler düzenlediklerini ilerleyen yıllarda anlatmışlardı bana. Bunu, onların yakın arkadaşı Prof. Dr. Coşkun Özdemir de “Altmış yıl önce Urfa’nın orta yerinde Türk musikisi yapılan içkili gazino, Halkevi’nde tiyatro vardı, sinemalarda yer bulamazdık…”[1] diyerek doğruluyor.Mersin HalkeviTiyatro Kolunun da o yıllarda Urfa, Gaziantep turnesine çıkması,’[2] o zamanki halkevlerinin ve odalarının işlevselliğini göstermekte.

Bugün, büyük şehirlerimiz dışında tiyatro ve konser salonu bulunan illerimiz sayılı. Buralarda hangi sıklıkla tiyatro sahneleniyor, konser veriliyor, o da ayrıca tartışılır.

Son yıllarda uygulanan taşımalı eğitimle köylerimizdeki bayrağımızın dalgalandığı tek devlet kurumu olan okullarımızın kapısına kilit vurularak köylümüz kaderi ile baş başa bırakıldı. Köylerimizde ulusal bayramlarımız bile unutuldu bunun doğal sonucu olarak. İlköğretimin ilk üç sınıfının eğitimi köyde var olan okullarda yapılmalı; köye örnek bir kişi, öğretmen gelmeli, kimilerinin oyunu böylece bozulmalı. Meydan tümüyle başkalarına kalmamalı. Köylünün toplanıp kaynaşabileceği, etkinlikler yapabileceği köy odaları ve köy kütüphaneleri kurulmalı. Ekinsel değerleri öne çıkaran radyo ve televizyon programları ile de toplum olarak okuma alışkanlığı kazandırılmalı.

Âba Müslim ÇELİK: Anamalcı sistemde eğitimi çarpıtan durumlara değinir misiniz? Okul sonrası, yurttaşlara açılan eğitimle ilgili düşüncelerinizi alabilir miyim?

F. Saadet BİLİR: Sözünü ettiğimiz ekinsel sorunlarımızın temelinde ülkemizdeki çarpık anamalcı (kapitalist) sistem olduğunu düşünüyorum. Bunu aşmanın yolu, kendi değerlerimize göre çağdaş bir eğitim uygulamaktır.

Eğitimin, öğrenmenin yaşı olmaz. Kişi istedikten sonra koşullar uygunsa eğitimini çalışırken, yaşam döngüsünü içinde de sürdürebilir. Yeter ki, bu amacına uygun olsun. Kriterler kişi özelinde bozulmasın. Bu eğitim, salt diploma almak için olmamalı. Halk eğitim kurslarının, üniversitelerin halka açtığı kursların yararını görmekteyiz. Toplumu böyle bilinçlendirebiliriz ancak. İnsanın kendini yenilemesinden daha güzel ne olabilir ki? Artık benden geçti diyen çok genç insan biliyorum. Bunun yanında ileri yaşına karşın üniversiteye giden, liseyi dışardan bitiren, çıraklık kursuna giden insanlar da var çevremde. Onları görünce geleceğimize umutla bakıyorum. Bilginin yaşı olur mu? ABD’de orta yaşın üstünde pek çok kişi tanıyorum, hem çalışıp hem de ikinci, üçüncü yüksek lisansını tamamlayan. Neden bizde de bu oran artmasın?

/resimler/2015-5/19/1346493217060.jpg

Âba Müslim ÇELİK: Eğitimin demokratikleşmesiyle rejimin demokratikleşmesi, birbiriyle ilgili iki olgu. İnsan hakları, eşitlikçilik, demokrasi, hukukun siyasallaşması, farklılıklarımız vb. üzerinden. Bu bağlamda nasıl bir yerel ve evrensel çÂba gerekir?

F. Saadet BİLİR: Yukarda da değindiğim gibi bireyi oluşturan, farklılıklara, ötekine saygı gösteren, kendine ve çevresine değer veren, ‘önce insan’ diyen eğitim vermeliyiz çocuklarımıza okullarımızda. Ekonomik özgürlük olmadan hiçbir sorunu çözemeyiz. Sadaka ekonomisiyle asla! Feodal yapıyı, aşiret sistemini dönüştürmeli, emek-sermaye döngüsünü iyi sağlamalıyız.

Âba Müslim ÇELİK: Okulda, evde, işyerinde olsun, karşılıklı, ulusça tartışma kültürümüz oluşmuyor bir türlü. Birbirini susturan yolda ilerliyor hep. Bireysel ve toplumsal hak ve özgürlüklerimizi sınırlamayan bir yapı içinde, bilimsel demokratik eğitim kültürü yaratma çÂbalarımız nasıl olmalıdır?

F. Saadet BİLİR: Çocuklarımız çok soru sorarsa sustururuz nedense. ‘Sen küçüksün, çocuksun, çocuklar fazla konuşmaz,’ diye. ‘Söz gümüşse sükût altındır,’ ‘İki dinle bir söyle,’ gibi atasözlerimiz de susmayı öğütler bize. Ailede kadınlarımızın yeri de belli. Karar verme sürecine ne zaman ve ne kadar katkıda bulunabiliyor kadınlarımız aile içinde, düşünelim bir. Demokrasinin ilk uygulanması gereken yer ailedir aslında. Yasa önünde herkes eşittir, kadın ve erkek. Öyle mi? Son sözü koca söyler çoğunlukla Türk toplumunda. Bugün birçok eğitimli ailede bile aynı mantık var. Böyle bir ailede yetişen çocuğu düşünelim. Kocasına –eşine diyemiyorum- düşüncesini söyleyemeyen annenin yetiştirdiği bir çocuk, okulda öğretmene farklı görüşünü anlatamayan bir öğrenci, yöneticisine iş konusunda farklı düşüncesini belirtemeyen bir kişi tartışabilir mi? Başbakanını demokratik bir yöntemle eleştiren vatandaşın başına gelenleri gören diğerleri, nasıl tartışsın?

Lisedeki öğretmenliğim sırasındaki bir anımı anlatmak isterim: Bakanlık müfettişleri okulumuza gelmiş, derslerimize girmiş, sonra da tüm öğretmenlerle bir değerlendirme toplantısı yapmıştı. Başmüfettiş, ‘Burada milli eğitim bakanı adına bulunuyoruz’ diye söze başlamıştı. Toplantı sonunda sorumuz varsa sorabileceğimiz söylenmişti. Bir arkadaşımız, eğitim/öğretimle ilgili biraz eleştirel ama yerinde bir soru sormuştu. Başmüfettiş arkadaşımızı öyle bir azarladı ki, şaşırıp kaldık. Başka kimse soru soramadı. Farklılıklara saygıyı içselleştirmediğimiz, hoşgörülü olmadığımız sürece tartışma kültürümüz gelişmiyor. Televizyon programlarındaki eğitimli aydın diyebileceğimiz, örnek alacağımız kişilerin farklı düşünceleri savunanlara nasıl kükrediklerini, birbirlerine sataştıklarını gözlüyoruz. Demokrasinin uygulandığı TBMM’deki toplantılarda vekillerin tutumu da ortada. Bu gerçekleri göz önüne alarak bilimsel, demokratik eğitim kültürü yaratmaya çalışmalıyız.

Âba Müslim ÇELİK: Ekinsel yozlaşma dilin kirliliğiyle iç içe gelişiyor. Bu içte ve dıştan bir baskılamayla, yönlendirmeyle oluyor. Tarihsel bir görev düşüyor herkese. İskender Savaşır’ın söylediği gibi, “Türkçe Türklere emanet edilemeyecek kadar değerlidir.” sözünden hareketle yazar, orijini farklı olan Yaşar Kemal, Cemal Süreya, Bilge Karasu’yu örnek veriyor. Türkçeyi özenle titiz, işlek, kıvrak, akışkan, derin, anlaşılır, temiz, doğurgan kullandıklarına dair. Bu konuyu açar mısınız?

F. Saadet BİLİR: Ülkemizin bağımsızlığı kadar dilimizin özgün kullanımına da önem vermeliyiz. Türkçemiz, biz onu kullanmasını bilirsek; her türlü düşünceyi en ince ayrıntısına değin anlatmaya yetecek zenginlikte ve işlevsellikte. Televizyon kanallarında, özel radyolarda spikerlerin kullandığı dil, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ‘Ses Bayrağım Türkçe’ dediği dil mi, diye şaşırıyor insan.

Âba Müslim ÇELİK: Schiller’in sözünü anımsayalım: “Dil bir ulusun aynasıdır, bu aynaya baktığımızda orada kendimizin en gerçek yansımasını görürüz.”

F. Saadet BİLİR: Türkçede, başka dillerde, özellikle İngilizcede bulunmayan dayı, amca, hala, teyze gibi akrÂbalık kavramları; açıklığını, koyuluğunu, tonunu belirten renk adları var. Buna karşın, halk arasında açık eflatun yerine ‘lila’ kullanılmakta; ‘somon’ denmekte kavuniçi rengi için. Yeni konuşmaya başlayan çocuklara ilk olarak İngilizce ‘bay bay’ ı öğretiyoruz. Özenti derecesinde yÂbancı dil hayranlığına, söyleyişini beceremediğimiz halde yÂbancı sözcükleri kullanma ısrarımıza şaşıyorum. Türkçesi varken ve daha kolay söylenebilirken bu çÂba niye?

Şimdi moda bir başka olumsuzluk daha gözlemliyorum. Özellikle bilgisayarda ve cep telefonunda, gençlerin ünlü harfleri kullanmadan yazıştıklarını görüyorum. Bu çok tehlikeli, İngilizceye özentili bir durum bana göre. Atatürk boşuna, ‘Dilini kaybeden bir ulus, her şeyini kaybetmeye mahkûmdur,’ dememiş.

Çocuklarımın doktora öğrenimi gördüğü ABD’nin Florida Eyaleti’ne yaptığım kısa süreli gezim sırasında kütüphanelerde ücretsiz İngilizce kursu verildiğini öğrenmiştim. Biz de dilimizin güzel kullanımını sağlamak, kültürümüzü tanıtmak için benzer bir uygulamayı hayata geçirebiliriz.

Nüfusu 7 milyon olan Azerbeycan’da kitaplar ortalama 100 bin adet basılırken 71 milyon nüfuslu Türkiye’de bu sayı ortalama 2000-3000 dolayında.[3]

Bağımsız Eğitimciler Sendikası’ndan (BES) yapılan yazılı açıklamada, sendikanın AR-GE biriminin “Türkiye’nin Okuma Alışkanlığı” adlı raporuna göre: Japonya’da toplumun yüzde 14’ü, Amerika’da yüzde 12’si, İngiltere ve Fransa’da yüzde 21’i düzenli kitap okurken Türkiye’de yalnızca 10 binde 1 kişi kitap okuyor. Bir Japon yılda ortalama 25, bir İsviçreli 10, bir Fransız 7, bir Türk ise 10 yılda ancak bir kitap okuyor.[4]

Görüldüğü üzere güzel konuşmak ve yazmak için okumak gerekli. Okuyor muyuz ki, güzel konuşup yazalım.

Yaşar Kemal, Cemal Süreya, Bilge Karasu yapıtlarında dilimizi en işlek, en güzel biçimde kullanıp bize örnek olmuş edebiyatçılarımızdır. Onlar ve yazın dünyamızın diğer değerlerine dilimizi işlekleştirdikleri için borcumuz çok.

Âba Müslim ÇELİK: “Laik eğitimin darbelenmesi” ne zaman başladı ve 12 Eylül’le gelen olumsuzlukları anımsayalım mı? YÖK! Şeffaf ve hesap sorulabilir bir idari yapılanma var mıdır? vb.

F. Saadet BİLİR: YÖK öteden beri apayrı bir dükalık zaten. Yükseköğretim Kurulu ama hesap sorulabilir mi acÂba? YÖK tarafından görevinden uzaklaştırılan öğretim üyelerinin durumu, üniversitesinde seçimi kazandığı halde cumhurbaşkanının onaylamadığı, atamadığı adayın rektör olamaması durumu, rektörlerin üniversitelerinde tek adam uygulaması da bunun göstergesi değil mi?

Bugün YÖK’ün, üniversitelerimizi evrensel, bilimsel, çağdaş bilgilerin sunulduğu kurumlar yapmak yerine; imam-hatip okullarının üniversiteye girişte önünü açmak için katsayı değişikliği yapma girişimine ne demeli?

Laik eğitimin darbelenme süreci ‘12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonra gereğinden fazla imam-hatip lisesi açılmasıyla başladı ve adım adım ilerledi. Her iktidar, imam-hatip okulu açarak seçimi kazanacağını düşündü.

İ. İnönü, 1946 seçimlerinde yerini pekiştirmek amacıyla çocuklarının din eğitimi almasını isteyen muhafazakâr kesimin isteği doğrultusunda imam-hatip okullarının açılmasına geçit veren yasayı onayladı. Başlangıçta, iyi de oldu bir bakıma. Bu okullar, gereksinimi karşılayacak sayıda açılmış olsaydı sorun olmazdı. Zamanla herkesin imam olması; ya da her meslekte çalışanın imam-hatip lisesi mezunu olması için çalışıldı. 1998 yılına değin imam hatip mezunları, üniversitelerde kendi alanları dışındaki bölümlere de girebiliyordu.

Âba Müslim ÇELİK: Eğitimin, ülkemizin sosyal, toplumsal, ekonomik bağlamındaki bu açmazlarının sığlığı, Cumhuriyetçi siyasal geleneğin otoriter kimliğine yaslanarak aşılabilir mi? ( ki bu yapı içinde merkez sağ parti ve oluşumları da barındırıyor) Yoksa liberal, sol, adı altında, sol tutuculuğuyla çekmeye çalışarak mı? (Oysa, tutucu demokrat siyasal tutumların özlemleriyle, alışmalarıyla giderilemez geriler görünüyor!) Umar nedir?

F. Saadet BİLİR: Eğitim, siyaset çevrelerinin çıkarı için kullandığı bir malzeme ülkemizde. Oysa daha önce belirttiğim gibi iktidarlara göre değişmeyen, ülkemizin gerçekliği ile örtüşen, dilimiz ve kültürel değerlerimizi öne çıkaran, çağdaş, bilimsel bir eğitim politikamız olmalı.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki uygulanan berdel, beşik kertmesi, kan davası, aşiret ve tarikat sisteminin olumsuzluğu ile ilgili siyasetçilerimizden net bir tavır görüyor muyuz? Yöresindeki bu sorunların çözümü için Meclis’te güçlü, ses getiren bir çalışma yapıldığını duymuyoruz. Salt etnik milliyetçilik yapmakla siyaset olmaz bana göre. Terör olmasaydı; terörle mücadeleye akıtılan para, ülkenin eğitim ve kalkınmasına ayrılır; sözünü ettiğim bölgeler, kalkınmış olurdu kuşkusuz.

Terörün son bulması bir ölçekte yukarıdaki sorunların çözümüyle bağlantılı değil mi? Türban da öyle. Siyaset malzemesi yapılıyor partiler tarafından yıllardır.

Sol partilerin de tutucu, kalıpçı yanını olumlamıyorum. Kendi içindeki farklılıklara saygı göstermeyen sol partiler bunu aşmalı, demokratik, evrensel bakışı yakalamalılar en önce. Öz olarak ülkemizin temel sorununun demokratikleşme sorunu olduğunu gözden kaçırmamalıyız…

Âba Müslim ÇELİK: Daha M. Kemal Atatürk zamanında, uzun inceleme, düşünüp tartışma, gözlemler sonucunda eğitmen kurslarıyla başlayan bu deneyim 3083 sayılı yasayla köy enstitülerine dönüştürülerek 1940’da açıldılar. Yüksek köy enstitüsü (bir tane) 21’e ulaştı sayıları. H. Ali Yücel, John Dewey, İsmail Hakkı Tonguç ve öbür aydınlanmacılardan gezi, gözlem, deney, anılarınızdan söz eder misiniz?

F. Saadet BİLİR: John Dewey, Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç, o dönemde Türk Eğitimine, özellikle köy enstitülerinin kuruluş ve işleyişine yön veren önemli eğitimcilerdir. Atatürk’ün daveti üzerine 1924 yılında Türkiye’ye gelip “Türkiye maarifi hakkında rapor” hazırlayıp Milli Eğitim Bakanlığı’na sunan Amerikalı bilim adamı Profesör John Dewey, “Çocukların hayattaki ihtiyaçlarına uyum sağlayacak programlar ve öğretim yöntemleri”[5] nin hazırlanıp uygulanması önerisinde bulunmuş; köy enstitülerinin açılması çalışmalarını yürüten Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, “Köy hayatının kendine has şartlarını göz önünde bulundurmadan köyde eğitim işini şehir hayatına kıyas ederek tanzim etmenin sakatlığını”[6] dile getirmiş ve köy enstitülerinde bunun uygulayıcısı olmuş; o dönemin ilköğretim genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç ise, 17 Nisan 1940`ta Köy Enstitüleri Kanunu çıktıktan sonra açılmaya başlayan enstitülerle çok yakından ilgilenmiş; 1946`da görevden alınışına değin, enstitüler için canla başla çalışmıştır.[7]

Köy enstitülü yazar Osman Şahin ile Naciye Makal’ın köy enstitüsüne gidişlerini anlatan yazıları; şair/yazar Mehmet BÂbacan’ın köydeki öğretmenliği sırasında köylünün ağaçlarına yaptığı aşı sonrası ürünlerinde artış olduğunu gören köylünün kendisine, ‘Senin bunu becereceğini hiç düşünmemiştik. Helal olsun, ziraatten de anlıyorsun,’ gibisinden sözleri; sağlık memuru ve araştırmacı yazar Doğan Atlay’ın enstitüden aldığı eğitimle ileri yaşına karşın hâlâ halk kültürünü derleme çalışmaları ilk aklıma gelenler. Köy enstitülü yazar ve şairlerin yapıtları zaten okuma alışkanlığımın gelişmesi ve yurdumun halini anlayıp algılamamı sağlamıştı öğrencilik yıllarımda.

Âba Müslim ÇELİK: Yaşanan süreçte, eğitim üzerinde, siyasi, ekonomik, ideolojik ve ticari çıkar çatışmaları var mıdır?

F. Saadet BİLİR: Üniversitelerde türban takmanın serbest olması yasasının çıkarılması girişimi ideolojik çatışma örneği değil mi?

Eğitimin gerçek sorunlarını çözmek, bilime katkıda bulunacak adımları atmak yerine, yapay aslında halkın doğrudan gündeminde olmayan; ancak oy malzemesi yapılabilecek konularla uğraşmayı tercih ediyor siyaset yıllardır, ülkeye zaman, para ve itibar kaybettiriyor.

Âba Müslim ÇELİK: Vazgeçilmez kalıt köy enstitüleri deneyiminin, öğreterek bugünlere imledikleri nelerdir? Tüm bu hay huy içinde ben, aydınlanma eğitiminden tıpkı Server Tanilli gibi umutluyum. Ya siz?

F. Saadet BİLİR: Yukarda söylediklerimi yineliyorum, köy enstitüleri toplumun okuma yazma oranının artırılmasında, özellikle köylünün aydınlanmasında çok etkili olmuş kurumlar. Bugün, atölye laboratuvar deneyimi olmayan tekniker ve mühendis yetiştirdiğimiz düşünüldüğünde o günün koşullarında işlevsellikleri tartışılmaz. Ezberci değil, uygulayan; susup kabul edici değil, sorgulayan; duyduğuna inanan değil, okuduğuyla bilinçlenen bir eğitimdi orada verilen. Kapatıldı ama bugün o çizgiyi yakalayabildik mi acÂba? Ya da ne zaman yakalayabileceğiz?

Kapatılan köy enstitülerine, bazılarında oluşturulan müzelere gençlerimizi, özellikle eğitim fakültesi öğrencilerini götürsek; şimdiki ezberci eğitim ile o yıllardaki uygulamalı eğitimi ve 2. Dünya Savaşı’nın, ülkeyi soktuğu darboğaza karşın, oralarda nelerin var edildiğini görseler, tanısalar öğretmenliğe, eğitime başka gözle bakabilirler.

Aydınlanma eğitiminden tıpkı Server Tanilli gibi ben de umutluyum. Atatürk, en olumsuz koşullarda halka güvenerek, onların desteğiyle emperyalizmle mücadele etmiş, ulusunu yok olmaktan kurtardığı gibi, başka uluslara da örnek, öncü olan savaşımı vermişti. Biz o ruhun torunlarıyız. Bir eğitimci olarak hiçbir zaman ülkemizin gidişinden umutsuzluğa kapılmadım. İnanıyorum ki Türk gençliği ülkesi, ulusu için en iyiyi, en güzeli, olumlu ‘en’leri var edecektir.

Âba Müslim ÇELİK: Sekülerleşen bir toplumda ülkedeki değişik kimliklerin beklentileri çıkıyor ortaya ve giderek siyasallaşmanın içine itiliyor! Bunun, eğitim ve kültür içindeki durumunun nasıl olması gerekiyor?

F. Saadet BİLİR: Bir ülkede, ulus kimliğindeki asıl değerin ‘kültür’ olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Bu bağlamda, sözü edilen sorunlar, laik, demokratik ve de kültür ağırlıklı bir eğitimle aşılabilir bana göre.

[1] Hikmet Çetinkaya, Cumhuriyet Gazetesi, 13 Kasım 2007.

[2] Vahap Kokulu, İçel Sanat Kulübü, Ocak 2008, S: 157, s: 37.

[3] Recai Şeyhoğlu, abece, Şubat 2009, sayı: 270, sayfa: 25.

[4] Hürriyet, 22 Nisan 2008, s: 3.

[5] http://www.bilgininadresi.net/Madde/31948/Filozof-JOHN-DEWEY.

[6] http://www.egitim.aku.edu.tr/ergun2.htm.

[7] http://tr.wikipedia.org/wiki%C4%B0smail_Hakk%C4%B1_Tongu%C3%A7.

Kaynak
19.5.2015, http://www.yeniadana.net/roportajlar/dunyaninbutuncicekleriveisildaklar-109.html

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir