BÖLGE BARIŞINI ARIYOR

Değerli Dostlar, hoş geldiniz, sizleri saygıyla selamlıyorum.

Panel konumuz: “Bölge barışını arıyor!”

Bu cümlede geçen ‘bölge’ sözcüğü, Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyayı, bu coğrafyada yer alan ülkeleri göstermektedir. ‘Barış arayışı’ ise, bu bölgede var olan bir anlaşmazlığın, kavga ve savaşın son bulması dileğidir.

Üç bölümden oluşan konuşmamda ilkin, bölgemiz Orta Doğu’da halen en şiddetli biçimde sürmekte olan bu savaşla ilgili görüşümü, bu kirli savaşın nedenlerini, görünmeyen yanlarını; ikinci bölümde savaşın yıkıcı-yakıcı yansımalarına ilişkin gözlemlerimi; üçüncü ve son bölümde ise; barış arayışına değgin ne yapmamız, ne yapılması gerektiği üzerinde duracağım.

Çukurova Sanat Günleri 2014

1- NEDEN ORTA DOĞU’DA SAVAŞ?

Orta Doğu, Maveraünnehir… Uygarlığın başlangıcı, peygamberlerin çıkış yeri. Tarihin her döneminde dünyanın merkezi konumundaki coğrafi bölge. Sümerlerden günümüze kadar hep üzerinde planlar kurulan, hesaplar yapılan sancılı yerler… Orta Doğu kan gölü… Paylaşılamayan nedir? Yüzyıllardır durulmayan bir çalkantı…

Osmanlı Devleti yıkılınca emperyalist devletler cetvelle Suriye, Irak ve Türkiye’nin güney sınırı belirlemişti. Cumhuriyetimizin kuruluşuyla da Misak-ı Milli sınırlarımız çizilmiş, M. Kemal Atatürk’ün, ‘Yurtta barış, dünyada barış’ sözü ilke edinilmişti.

Komşularla sıfır sorun diyerek yola çıkan AKP hükümeti, sorunsuz komşu kalmayıncaya kadar uğraştı. Komşularımızın hangisi ile çok iyi ilişkilerimiz var, düşünelim bir.

Tunus’ta başlayan Arap Baharı, Mısır, Yemen, Cezayir, Ürdün’e sıçramış; oradan Libya, Bahreyn, Suriye’ye geçmiştir.

Arap Baharının gerçekleşmesi, sömürgecilik sonrası bağımsızlıklarını kazanan devletlerin uluslaşma bilinçlerinin oluştuğunun göstergesi olarak değerlendiriliyor. Oysa BOP’un bir uygulaması olan Arap Baharı, irdelendiğinde küresel emperyalizmin amacı doğrultusunda Mısır ve Libya’da, Arap kışına dönüştüğünü; hele Suriye’de 15 Mart 2011’de başlayan iç savaşın kronik kış olarak sürdüğünü söyleyebiliriz. Suriye’den İran’a oradan da son halka olan Türkiye’ye…

Bilindiği üzere 1. ve 2. Paylaşım Savaşları, kapitalist sistemin ekonomik bunalımından kaynaklanmış savaşlardı. Bana kalırsa; Orta Doğu coğrafyasında yıllardır sürmekte olan şimdiki savaş, adı konmamış 3. Dünya Savaşıdır. Yine kapitalist sistemin ekonomik bunalımından kaynaklı bir savaş. Bu bunalımın bir nedeni de Uzak Doğu’da Hindistan, Çin, Japonya gibi devletlerin kapitalistleşmesi; Batı pazarının alanını daraltmasıdır.

Bu savaşla başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler neyi amaçlamaktadır?

Orta Doğu’ya ve Kuzey Afrika’nın Müslüman ülkelerine egemen olma; onları kapitalist sisteme entegre etme, bu coğrafyanın enerji kaynakları olan petrol ve gazından yararlanma isteği; böl, parçala, yönet yani etnik ve mezhep çatışması yaratarak buralara silah satmaktır.

Bu bağlamda özellikle Suriye için ABD, Rusya, İran, Çin ve İsrail’in de farklı hesapları bulunmakta; birçok devlet karşı karşıya gelerek güç savaşı vermektedir.

Küresel emperyalizm Orta Doğu’ya yeni bir yön verirken buralarda kendisine müttefik olacak işbirlikçilere gereksinim duymaktaydı. Buna, Müslüman bir ülke olarak Türkiye seçildi. Bu rol, 2002 yılında Büyük Orta Doğu Projesinin eşbaşkanı olarak bizim başbakana verildi. Bizimki de verilen bu yardımcı role balıklama atladı. Çünkü onun da ‘Yeni Osmanlıcılık’ hayali vardı; bunu gerçekleştirebileceğini düşündü.

Kardeş Suriye halkı ile hiçbir sorunumuz yokken, BOP Eşbaşkanı Başbakan, Suriye’nin iç işlerine karışmaya, taraflı davranmaya başladı. Daha düne kadar kardeşim Esad, diktatör Esed oldu ansızın. Suriye’deki iç savaşta, tarafsız kalıp iki tarafın uzlaşması için çaba gösterileceği yerde mezhep çatışmalarına, kardeşin kardeşi kırmasına göz yumuldu, kışkırtıldı. Türkiye, ÖSO tarafında yer alarak; onlara silah, mühimmat gönderdi, Libya’daki gibi geç kalmamak için Suriye konusunda biraz ön aldı, acele etti.

Oysa ‘Zorunlu olmadıkça savaş bir insanlık suçudur’ diyen Atatürk, savaşın acımasızlığını ne güzel anlatır. Ülkesinde can güvenliği kalmayan Suriye halkı komşu ülkelere sığınmaya başladı. Türkiye’nin, tarihi geçmişinden dolayı özellikle Suriye halkı ile akrabalık bağları güçlüdür. Bu nedenle sınır kapılarını sığınmacılara açtı. Sığınmacılar, en fazla Türkiye, Ürdün, Lübnan, Irak’ta bulunmaktadır.

Savaşları siyasetçiler çıkarır ancak masum halk özellikle kadın, yaşlı ve
çocuklar bundan etkilenir, acısını onlar çeker. Hiç kimse yuvasını, anılarını, baba ata yurdunu bırakıp başka ellere, bilmediği yerlere gitmek istemez.

2- SAVAŞIN BÖLGEMİZE YANSIMASI

Bu savaşın acı tablosuna bir göz atalım:

AFAD’dan (Afet ve Acil Durum Yönetimi) yapılan açıklamaya göre, Suriye’den gelen sığınmacılar için 2011 Mart ayından bu yana kurulan 15 çadırkent, 1 geçici kabul merkezi, 6 konteyner kentte 210 bin 358 Suriyeli kalırken kampların dışında ise 450 bin Suriye vatandaşının bulunduğu; toplam 700 bin Suriyelinin; 2014’te 1 milyonu aşması bekleniyor. Zaten son günlerde sınır kapılarından girenlerle bu öngörünün daha da artacağını söyleyebiliriz.
(Cumhuriyet Gaz. 1 Ocak 2014, Duygu Güvenç’in yazısı’ndan)

Türkiye, Suriyelilerin tüm insani ihtiyaçlarını ve sağlık hizmetlerinin ücretlerini karşılıyor. Bu çerçevede onlara barınma, yiyecek, sağlık, güvenlik, sosyal aktivite, eğitim, ibadet, tercümanlık, haberleşme, bankacılık hizmetleri veriliyor.

Buna karşılık ülkemizdeki, sığınmacıların karşılaştığı sorunlar var.

Beslenme, barınma, temizlik, bölünmüş aile; dul, yetim, öksüz kalma sorunları; Suriye’de ve Türkiye’de sağlık sorunları, kargaşadan ve savaştan doğan bombalama, çatışma sonucu tarihi kültürel zarar ve yıkım… İnsan ölümleri, eğitimin durması… Yerli halkla iletişim, entegrasyon ve kültürel uyum sorunu gözlemlenmektedir.

Ortak geçmişimiz olsa da, iki ülkenin insanları, bir potaya konulduğunda her iki taraf için de sıkıntılar, sorunlar baş gösterecektir kuşkusuz.

Bunlar, belli başlıklar altında toplandığında

1- Güvenlik Sorunu
2- Ekonomik Sorun
3- Sağlık ve Turizm Sorunu
4- Eğitim Sorunu
5- Sosyal Sorun

1- GÜVENLİK SORUNU

911 km. ile en uzun kara sınırına sahip ülkemiz, doğal olarak komşumuzdaki bu çatışkıdan savaşa girmediği halde çok fazla etkilenmiştir.
Sınıra yakın yerlerde halkımızın can ve mal güvenliği kalmamıştır.

Sınır güvenliği olmayışı ve kontrolsüz geçişler orada her türlü kanunsuzluğu yapanların Türkiye’ye geçmesine yol açmaktadır. Aynı gün gidip gelenlerin olduğu bilinmektedir. Sınır güvensizliği, kaçakçılık sorununu da beraberinde getiriyor. Bölgede istihbarat ajanları kol geziyor.

PKK ile başlatılan son müzakere süreci, Suriye ile çatışmamızdan dolayı çok tehlikeli bir boyut kazanabilir. Güneydoğumuzdaki bu hareketlilik Orta Doğu’da Türkiye’nin çıkarlarını zora soktuğu gibi, bizimkinin burada bölgesel güç olma iddialarını çürütmüştür.

PKK ile PYD ilişkilerinin güçlenip Suriye’den Irak’ın kuzeyine uzanan bölgede ortak hareket etmeleri Türkiye için daha tehlikeli ve çok daha katılımlı bir durum oluşturmaktadır. Esad sonrasında, buradaki PYD’nin Irak’takine benzer bir federasyon girişiminde bulunacağı da öngörülmektedir.

Suriye’deki yangın çok katmanlı ve çok boyutlu hale dönüşmüştür; PKK/ PYD derken, El Kaide ve El Nusra’nın at oynattığı yer olmaya başlamıştır.

‘Felluce bağımsız İslam Devleti’ başlıklı (5 Ocak 2014) Cumhuriyet Gazetesindeki haberde, ‘Suriye’de bütün grupları karşısına alan Irak ve Şam’da İslam Devleti, Irak kentinde kontrolü ele geçirdi. Felluce’nin merkezini ele geçiren IŞİD askerlerine karşı Suriyeli Gruplar savaş açtı.’ bilgisi veriliyor. Suriye ile Irak’ın kuzeyine dönük pek çok plan var, bizim başbakanın Suriye’de tarafsız kalmayışı, ülkemizi çok tehlikeli durumlarla karşı karşıya bırakmıştır,’ deniyor.

Dış Basın Yansımaları

Batı medyasının en liberal gazetelerinden biri olan İngiliz Guardian Gazetesi’nde 11 Kasım 2013 tarihinde yayımlanan röportajdan, ‘Adıyamanlı Fatih Yıldız’ın, Suriye’ye El kaide için savaşmaya giden iki oğlunu kurtarmak üzere peşlerinden gittiğini; Diyarbakırlı Ali Kara’nın oğlu’nun da orada şehit olduğunu,’ öğreniyoruz.

Üzücü olan ise; bizim gazetelerin dış basında bu röportaj yayımlandıktan sonra, bundan yola çıkarak konuya değinmeleri…

Biz kendi haber kaynaklarımızdan ne yazık ki en erken ve en doğru bilgiyi değil; bize verilmesi istenen, ya da dayatılan bilgiyi edinebiliyoruz.

Aynı gazetedeki bu röportajda bize verilmeyen ise;

Adıyaman’dan 200 civarında gencin Suriye’deki cihad gruplarına katıldığını; adını vermek istemeyen yaşlı birinin de, “Şu anda bizim hükümetimiz Esad rejimine karsı savaşan herkesi destekliyor, ama bilmiyorlar ki bir gün o destekledikleri sınırda kalmayacak, gelip Türkiye’ye karşı çıkacak. Bunları haber yapmaya gazeteciler korkuyor,” dediğini öğreniyoruz.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/25099608.asp

03 Eylül 2013’de BBC’deki habere de bir göz atalım:

Başlık ‘Suriye savaşı Hatay’da mezhep ayrılığını körükledi’
‘Öyle hissediliyor ki Hükümet mezhep ayrılığını körükleyecek ve beraberinde etnik ve dini ayrışmaları getirecek karta oynuyor; ki bu gelecek yıl yürürlüğe girmesi öngörülen bir yasayla kuvvetlendiriliyor. Yasa ki, il sınırlarını yeniden belirleyecek ve Antakya’yı mezhepsel olarak bölecek. Bütün Alevi semtleri (bölgeler) Defne adında yeni bir ismin altında toplanacak, çoğunluğu Sünnilerin oluşturduğu bölgeler (ki buna sanayi bölgeleri ve havalimanının olduğu kısımlar da dahil) Antakya olacak. Benzeri bir şey İskenderun için de geçerli olacak,’ deniyor haberde.

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/09/130904_guardian_hatay.shtml

Şimdi de 27 Aralık 2013 tarihli The Atlantic adlı bir Amerikan gazetesinden

“İstanbul (Suriye ve Mısır’ın) Sürgün Yemiş Gazetecilere Ev Sahipliği Yapıyor.”

“Kendi gazetecileri için dünyadaki en baskıcı ülkelerden biri olan Türkiye, Suriye ve Mısır’dan kovulmuş gazetecilere hoş geldin diyor.”
Haberin devamında bu gazetecilerin Türkiye’de, 30 gazete yayınladığını; bir sürü de radyo istasyonu kurduklarını; ayrıca birkaç hafta önce, Müslüman Kardeşlerle bağlantısı olan Mısırlı bir politik grubun, İstanbul’da Rabaa (Rabia) Televizyonu’nu da kurduğunu, öğreniyoruz.

***
05 Ocak 2014 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan haberden, ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) “riskli” bölgelerde görev yapan ABD askerlerine ek ücret ödediğini; Afganistan, Irak, Ürdün, İsrail, Azerbaycan, Atina ve Guantanamo Körfezi’nin yanı sıra Türkiye’nin de riskli bölge sayıldığını öğreniyoruz.

2- EKONOMİK SORUN

Savaş doğal olarak ülkelerdeki üretimi durduracağından, ekonomi çok etkilendi. Suriye ile yapılan ticaret çok azaldı satılan ürünler de farklılaştı.

2010’da Suriye ile yapılan ihracat 1.844.605 dolardan,

2012’de 498.853 dolara düşmüştür.

Kaynak:
TÜİK (http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?altid=12),Erişim: 05.03.2013

Mersin özeline baktığımızda ise, Mersin Esnaf ve Sanatkârları Odaları Birliği (ESOB) Başkanı, 12 Aralık 2013 tarihli Mersin Gazetesi’ndeki habere göre, kente gelen Suriyelilerin kendi mahallelerini oluşturarak kuralsızca işyeri açmaya başladıklarını ve haksız rekabete yol açtıklarını, bunun da yerli esnafa darbe vurduğunu öne sürüyor ve bu sorunun bir an önce çözülmesini istiyor.

Aynı haberde, küçük esnaf ve sanatkârın çalışma izni olmayan Suriyelileri düşük ücret karşılığı çalıştırdığını, izinsiz çalışan sayısının binleri bulduğu, emek sömürüsü ve ucuz işgücü sorununa dikkat çekiyor.

Gazetede ayrıca, işyeri açmak için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak,
yabancı uyrukluysa çalışma izninin ve ustalık belgesinin olması gerektiği, belirtiliyor.

***
– Ayrıca, Mersin’de sığınmacılardan ekonomisi iyi olmayanların, tarım kesiminde düşük ücret karşılığında sigortasız çalıştırılması; bir kısmının, bu düşük ücreti bile alamaması,

– Bu ucuz emek ve iş gücünden, yerli halkın olumsuz etkilenmesi, işsizliği daha da artırması,

– Sığınmacıların ilk geldiklerinde bölge ekonomisine canlılık getirdiği biliniyor. Arz talep yüzünden fiyatlara da yansıdığı esnaf tarafından dile getiriliyor. Gayrimenkul fiyatları birden yükselmiş, kira bedelleri de çok artmış. Ancak eldeki para suyunu çekince sıkıntıların gün yüzüne çıkması. Emlakçıların artık Suriyelilere ev kiralamak istememesi,

– Ekonomisi iyi olanlar, toplu mahalle oluşturup, kendi iş yerlerini ve okullarını açarken; yoksul olanların küçücük evlerde birkaç aile birlikte çok olumsuz koşullarda hayata tutunmaya çalışması,

– Bir başka sorun da sığınmacıların devletten aldığı yardımı, ekonomisi bozuk yerli halkın kendi ülkesinde alamayışı gibi sorunlar gözlenmektedir.

3- SAĞLIK VE TURİZM SORUNU

Sığınmacılar, tüm sağlık kuruluşlarında hiçbir katılım payı ödemeden muayene ve tedavi oluyorlar. İnsani yardım en doğru olanı ama halkımızın, ekonomisi çok düşük olanlarına bu olanak sağlanmazken, onlara yapılması da halkımızı incitiyor.

Bu uygulama sırasında sığınmacıların sağlık kuruluşlarına ödenmesi gereken katılım payları devlet tarafından AFAD fonuna aktarıldığından, sanki bu çatışmalı durum ülkemizin turizmini etkilememiş, dahası sağlık turizmi bundan olumlu etkilenmiş gibi gösterilmek isteniyor. Böylece Suriyeli sığınmacılar, Türkiye’nin turizmine sözde olumlu etki yapmış oluyor (!)

Bir başka önemli konu ise, Suriye’de çocuk felci aşılaması yapılması. Ne güzel değil mi? Kime? ÖSO’nun seçtiği geçici başbakanın halkının çocuklarına. Her çocuğa değil. Kardeş Suriye halkını bir ve eşit tutmak gerekmez mi?

4- EĞİTİM SORUNU

Mülteciler için çadır kentlerde eğitim uygulanmakta. Mersin özelinde sığınmacılar, Mezitli semtinde kendi okullarını açarak kendi çocuklarına eğitim vermektedir. Ama çocukların büyük bölümünün okula gidemediğini, yeterli eğitimi alamadığını biliyoruz.

YÖK, 03.09.2012 tarihli yazı ile ‘Suriye’de önlisans, lisans ve yükseklisans eğitimi görmekte iken eğitimine ara verenlerin Gaziantep, Kilis 7 Aralık, Harran (Şanlıurfa), Mustafa Kemal (Hatay), Osmaniye Korkutata, Çukurova ve Mersin Üniversitelerinde özel öğrenci olarak ders alabilmelerine’ karar vermiş.

Başbakanın talimatıyla geçen yıl, ilk gelenlerden sınavsız ve harçsız olarak bir grup öğrenci Mersin Üniversitesindeki fakültelerde öğrenime başlamış. Bu öğretim yılında ise; yabancı uyruklulara uygulanan Türkçe sınavını geçmek kaydı ile yine fakültelerde 200’den fazla öğrenci okumaktadır. Diğer kentlerdeki üniversitelerde de okuyan öğrenciler var kuşkusuz.

Bu uygulama, doğal olarak dershane, sınav sarmalında yıllarını ve parasını harcamış yerli halkın üvey evlat durumuna düşmesine yol açmış, huzursuzluk yaratmıştır.

5- SOSYAL SORUN

– Sığınmacılara siyasi amaçla TC kimliği verildiği / verileceği söylentisi,

– Bölge halkı ile yakınlığı olan Suriyeliler iletişim sorunu yaşamıyor görünse de; sağlık kuruluşlarında, kitle ulaşım araçlarında, marketlerde, bu sorunun özellikle yaşanması, yaşanıyor olması,

– Sığınmacıların bir bölümünün ülkesine dönmeyi düşünmeyişi, hatta bazılarının geri dönmemek için çocuklarını burada evlendirme yolunu seçmesi,

– Her şeyden ve hepsinden önemlisi, ahlâk erozyonu yaşanması. Küçücük kız çocuklarının bile meta yapılması…

– Sosyal yaşam tarzlarının farklılığı, giyim, davranış….

– Adli olayların iki yönlü artması,

– Dilenciliğin artması,

– Türkiye’den, başka ülkelere insan ticaretini artması, umut yolcularının bu uğurda can vermesi de cabası….

BÖLGEMİZE GELENLERİN GENEL PROFİLİ

Bu yangından en çok ve en olumsuz etkilenen yer Hatay oldu doğal olarak. Ardından Adana ve Mersin geliyor.

Mersin, coğrafyası, kültürel zenginliğiyle her zaman çekici bir kenttir. Türkiye’nin farklı bölgelerinden Mersin’e gelenler gibi, ülke dışından gelenler için de çekim merkezidir Mersin. Yüzyıllardır bu kentte farklı din ve mezhepten olanlar, birbirinden beslenerek, etkilenerek dostluk içinde yaşamıştır.

Burada, 10 bin kayıtlı Suriyeli sığınmacı yaşarken, kayıt dışı yollardan gelenlerin sayısı bilinemiyor.

Adana ve özellikle Mersin’e gelenler ekonomisi daha iyi durumda olanlar. Pek çoğu lüks semtlerde ev satın alıyor ya da kiralıyor. Hatta bir araya gelip bir apartmanı topluca satın alabilenler bile var. Otomobillerinin markasından ve giyimlerinden durumlarını çıkarmak mümkün. Bunlar iş kurabiliyor.

Ailelerini çadır kentlerde bırakıp; ya da aileleriyle birlikte çalışmak için gelen yoksul Suriyeliler de var kente. Bunlardan bazısı, akrabalık bağlarıyla barınma sorununu çözebiliyor. Bunun dışındakiler oldukça sağlıksız koşullarda ve olumsuz şartlarda ağır işlerde iş bulabilirlerse çalışıyor. Ayakta kalmak, yaşama tutunmak için ucuz iş ve emek gücü oluşturuyor.

3- BARIŞ İÇİN NE YAPMALI?

Başbakan, Yeni Osmanlıcılık hayalleri peşinde Orta Doğu’nun abisi olmayı planlamıştı ya, Orta Doğu ülkelerine kendisi hakim olacaktı sözde… Gerek Irak, gerekse Suriye’de izlediği yanlış politika ne yazık ki, ülkemizi içinden çıkılamayacak bir kaosa sürükledi, sürüklüyor. Orada ölen her insanın kanında bizim siyasi iktidarın payının olduğunu unutmamalıyız. Komşu, komşuluk böyle mi olur? Nerde kaldı, M. Kemal Atatürk’ün, ‘Yurtta barış, dünyada barış!’ ı

Çok bilmiş Başbakanımız ve onun karga kılavuzu dışişleri bakanı, Libya, ve Tunus’taki gibi Başşer Esad’ın da kısa sürede düşeceğini planlarken öngöremediği gelişmeler sonucu, açmaza düştü.

Öte yandan, ABD, Esad’dan sonra Suriye’deki yönetimin radikal İslamcıların eline geçeceğini çok geç de olsa farkedip Esad karşıtı politikasında değişiklik yapınca bizimki kandırıldığını anladı. ABD İranla müttefik oldu, El Kaideye karşı işbirliği yaptı.

11 Ocak 2014 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Emre Kongar’ın, yazısı da bu görüşü doğruluyor: ‘ABD ve Ilımlı İslam: Çöken Model’ başlıklı yazısında yazar, “2013’e baktığımızda, özellikle Libya, Mısır, Suriye ve Türkiye’deki olayları düşündüğümüzde, ABD’nin ‘Ilımlı İslam’ veya ‘Amerikancı İslam’ ya da ‘Küreselleşmeyle bütünleşmiş Liberal İslam’ projesinin, sadece Türkiye’de değil, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’yu kapsayan bütün coğrafyada çöktüğünü söyleyebiliriz.” diyor.

SONUÇ OLARAK
– Savaş uçaklarımız düşürüldü, pilotlarımız şehit oldu. Cilvegözü, Reyhanlı, facialarını yaşadık; canlarımızı yitirdik. Akçakale, Ceylanpınar gibi sınıra yakın yerleşimlerde günlük yaşam altüst oldu.

– AKP hükümetinin yanlış dış politikası yüzünden El Kaide ile komşu olduk. Özal’dan beri bir koyup üç alma emperyal hevesimiz yüzünden düşmanlarımızı çoğalttık.

– İç savaşın başlarında 100 bin mülteci bizim kırmızı çizgimizdir, daha fazlasını barındıramayız derken, ne sınır, ne kırmızı çizgi kaldı. Nüfusumuz kısa sürede 1 milyon daha arttı.

– Ayrıca son günlerdeki TIR olayı ve Adana’daki otobüs olayı, hükümetinin basiretsizliğinin ve gizli planının bir göstergesi.
(04 Ocak 2014) (11 Ocak 2014) Aydınlık Gazetesi’ndeki haberde, “Adana’da İki Otobüs Mühimmat yakalandı”

ŞİMDİ VE SONRASI

Değerli hariciyecimiz Davutoğlu, ülkemizi içine düşürdüğü bataklıktan çıkarmak için 22 Ocakta Paris Konferansına gidecek. Suriye iç savaşının başlarında iblis, diktatör dediği Başer Esad için ‘ehveni şer’imiz diyecek tükürdüğünü yalayacak!

1. Paylaşım Savaşı 1914-1918 dört yıl sürmüştü.
2. Paylaşım Savaşı 1939-1945 altı yıl sürmüştü.

Bu savaşlar, çökmekte olan kapitalist sisteme can suyu olmuştu.

Dileğimiz, 3. Paylaşım Savaşı olduğunu düşündüğüm ve ne kadar süreceği henüz bilinemeyen bu kirli savaşın da kapitalist sisteme ve küresel emperyalizme can simidi olmamasıdır.

Peki, biz nasıl bir barış istiyoruz? Barışın anahtarı nedir?

Ülkemize dönersek:

Siyasi iktidar, küresel emperyalizmin oltasına takılmış bir balık konumundadır.

Buradan kurtulmamızın yolu ise; Misak-ı millici, barışçı, ülke birliği ve dirliğini her şeyin üstünde, önünde gören, demokrasiyi, tüm kurum ve kuralları ile işleten, insan haklarına saygılı ve özgürlükçü, mezhepçilik ve etnik ayrılıkçılık yapmayan emperyalizmin emellerini beslemeyen bir yönetimle mümkündür.

İzninizle bir gözlemimi paylaşarak konuşmamı bitirmek istiyorum:
Geçen yıl, eşimle gittiğimiz Bosna Hersek’te, savaşın üzerinden yıllar geçtiği halde binalardaki kurşun izlerinin soğuk ve ürkütücü görünümüne tanık olmuştuk. Kolu, bacağı kopmuş gencecik insanların sokaklarda dilendiğini görmüş, savaş yıkımının maddi manevi izlerinin nesiller boyunca sürdüğünü hatırlamıştık yeniden.

Sadece bölgemiz için değil; dünyamıza da barış diliyorum.

Not: 12 Ocak 2014’te Adana Kitap Fuarında (TÜYAP) “Bölge Barışını Arıyor” konulu Paneldeki konuşma metni.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir