BİLİMİN AYDINLIĞINDA

BİLİMİN AYDINLIĞINDA

Yıllar önce oğlum, ilkokul 3. sınıf öğrenciyken evimizin bahçesinde kendisinden iki sınıf büyük olan bir arkadaşı ile uzayda yolculuk, aya gitmek konularını tartışmışlar. Oğlum, aya gidildiğini savunurken; arkadaşı kesinlikle gidilmediği konusunda ısrar ediyormuş. Oğlum, arkadaşını düşüncesinden vazgeçiremeyince içeri girip bana sormaya karar vermişler. Kendisinin 5. sınıf öğrencisi olarak uzay ve uzay yolculuğu konularını öğrenmiş olması gerektiğini söylediğimde arkadaşının yanıtı beni çok şaşırtmıştı. “Evet, derste öğretmenimiz de bize sizin dediklerinizi anlatmıştı. Ama annem, ‘aya kesinlikle gidilemez, gidildiğini söyleyen de inanan da çarpılır, aya gidilmesi demek, kıyametin kopması demektir,’ diyor.” sözlerini duyunca neye uğradığımı şaşırmıştım. Çocuk, öğretmeninden çok ilkokula bile gidememiş annesinin etkisinde kalmıştı.

Aradan geçen yıllar onu, aldığı eğitim sonunda safsataya dayalı düşüncelerinden sıyırıp çağdaş düşünceli bir birey yapmıştı. Bu tartışmayı ona anımsattığımda da yüzü kızararak ne çocuklukmuş benimki demişti.

***

Elektriğin evlere henüz girdiği yıllarda bir hanım, yeni taşındıkları evinin tahta olan yer döşemelerini fırçalarken akan su alt kattaki elektrik tesisatını ıslatınca kısa devre yapar. Şimdiki gibi otomatik sigorta sistemi  olmadığından kadıncağız elektrik akımı etkisiyle biraz sallanır. Bereket su tesisata çok fazla zarar vermemiş ki; tehlikeyi can kaybı olmadan ucuz atlatır. Akşam eve gelen eşine kaygıyla “evde cin olduğunu, cinin kendisini bugün çarptığını,  evden taşınmaları gerektiğini” söyler. Bir devlet kurumunda yönetici olan eğitimli eşi olayı öğrenince gülümser ve eşine, çarpanın cin değil elektrik olduğunu söyler. Zamanla bilim ve teknolojinin diğer güzellikleriyle buluşan bu hanım pek çok okumuştan daha aydınlık düşünceli biri olmuş, bu düşüncede çocuk ve torunlar yetiştirmiştir.

Bu iki olay eğitim yapamayan, henüz bilimin penceresinden ışık alamayanların ilk yanılgılarıdır. Zamanla kimisi okulda; kimisi toplum içinde evrilip çağdaş yaşamın uygulayıcısı olmuşlardır.

***

Bu coğrafyada bilim, Thales (Milet İÖ 624-546) ile başlamış, yüzyıllar içinde sayısız bilim insanı yaşayıp buraların ve dünyanın aydınlanması için çalışmıştır.

Türklerin  Anadolu’ya yerleşmesinden sonra ilk olarak Ali Kuşçu (1410-1474) gökbilim, matematik çalışmaları yapar. Sonraki yıllarda iki dünya haritası yapan Piri Reis (1465-1553) idam edilmiş, Takiyuddin Efendi’nin (1521-1585) açtığı gözlemevi yıktırılmış, insanın ilk uçuş denemesini yapan Hezârfen Ahmet Çelebi (1609-1640) Cezayir’e; 1633’te roketle dikey uçuş yapan Lagâri Hasan Çelebi Kırım’a sürgüne gönderilmiş, İbrahim Müteferrika’nın (1727) açtığı matbaa 17 kitap bastıktan sonra kapatılmıştır (1745).[1]

Ancak, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde  ‘Dünyada her şey için, yaşam için, başarmak için, en gerçek yol gösterici bilimdir. Bilim dışında kılavuz aramak aymazlıktır, cehalettir, sapkınlıktır.’[2] diyen Atatürk devrimleri ile pozitif bilim öne çıkarılmış, bilimin aydınlık yolu yaşamın vazgeçilmezi olmuştur.

***

Yükseköğrenimli aydınlık düşünceli, emekli bir tanıdık, eşinin ameliyatının başarılı geçmesi için grup arkadaşlarıyla binlerce sayı tespih çektiklerini söylediğinde ne diyeceğimi şaşırmıştım. Günlük yaşamlarında da zamanlarının büyük bölümünü bunun gibi uğraşlarla geçirme toplantıları yaptıklarını da o gün öğrenmiştim. Çekilen tespih sayısını karıştırmamak için hepsinin tespih çekme aleti aldığını duyunca da gözlerim yuvasından çıkacaktı neredeyse.

Bir tarafta bilimin penceresinden yararlanıp önceki dar bakışını, eksik bilgisini değiştirerek ışıkla buluşanlar; diğer tarafta aydınlık düşüncesini karartan, aklını, gözünü ve yüreğini ahiret gününe hazırlık için alarma geçiren insanlar…

***

Türkiye’de yayımlanan 6 popüler bilim dergisinin sadece 2500 sürdürümcüsünün olduğu; yine Türkiye’de 2 doğal tarih müzesi, 4 bilim müzesi, 3 gözlemevi/gezegenevi bulunduğu düşünüldüğünde bilimsel çalışmaların ne düzeyde olacağını siz değerlendirin[3]

1993’te kurulabilen Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ile TÜBİTAK son yapılan değişiklikle fiilen özerkliğini yitirmiş, hükümete bağlı bir yapıya dönüşmüş ve OECD raporunda Türkiye’nin milli gelirden Ar-Ge’ye ayırdığı pay %0,8’de  (Bu oran ABD’de  %41,24, Japonya’da %15, Çin’de %12,51) kalmışken bilimin penceresi ne kadar açılabilir.[4]

Yunus Emre’nin ‘Cennetteki hurilerle çağırayım Mevlam seni’ dizesinin bile sakıncalı sayıldığı bir dünya anlayışıyla bilimin aydınlığında nasıl yürüyeceğimizi düşünüyor, kaygılanıyorum… 7. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri Gazetesinde 2013 yayımlanan yazı)

[1] Hülya Küçükaras, ‘Dil-Bilim Kılavuzluğunda Ulus Olmak’, Dil Derneği Genel Yazmanı, 15 Kasım 2012 Mersin ÇYDD Mersin Şubesi Etkinliği.

[2]1924, Samsun.

[3] Hülya Küçükaras, agk

[4] URAP Bilim ve Teknoloji Raporu 12 Aralık 2012.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir