AİLE ÖYKÜMDEKİ CUMHURİYET İMGESİ

1850-1860’lı yıllar… Kafkasya’da sorunlar başlamıştır. Çerkezlere burada rahat yoktur artık. Yüzyıllardır yaşadıkları topraklarından koparılırlar. Önce Trabzon, ardından İstanbul, Kocaeli, Balıkesir, Sivas-Uzunyayla, Çukurova, Urfa-Birecik, Halep… Kendi iklim özelliklerine benzeyen toprakları bulana değin Anadolu içinde yola devam eder çoğu. Göç yolunda ölüm, kıyım, soygun, amansız hastalıklar onlarla birliktedir hep. Bir kısmı buralara uyum sağlayamaz; geri dönmek ister.

O yıllarda Batum’da Ağır Ceza Reisi olan babaannemin dedesi İbrahim Remzi Bey, ailesiyle Anadolu’ya göç edenler arasındadır. Babaannem göç yolunda doğar. Onlar, Birecik, Halep çevresinde yaşarlar. Babaannemin babası Birecik’te hatırlı bir idadi (lise) müdürüdür.

Babaannemin küçük abisi Şevki Bey, Halep Sultanisi’nde okurken Birinci Paylaşım Savaşı çıkınca, öğrencilerin hepsi cepheye gönderilir. Kendilerine verilen öğrenci belgesini saklamaları, savaş sonrası onu göstererek öğrenimlerine devam edecekleri söylenir. O da bu belgeyi Kilis’teki ablasına teslim eder. Ancak, memleketin kan gölüne döndüğü o yıllarda ablasının yaşadığı çiftlik evinde yangın çıkar; belge de yanar. Savaş sonrası öğrenciliğe devam edemediği için çok üzülen Şevki Bey, çeşitli işlerde çalışır. 1928’de Harf Devrimi’nden sonra öğretmen olur ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin aydın bir öğretmeni olarak yıllarca bu görevi başarıyla sürdürür.

Babaannemin büyük abisi Şevket Bey, Milli Mücadele sırasında Konya’da telgraf muhabere memurudur. İstanbul Hükümeti ile İngiliz ve Fransızların telgraflaşmasını sürekli aksatmış, geciktirmiş; bu nedenle Osmanlı yönetiminden cezalar almış bir yurtseverdir. Bu telgraflardaki bilgileri Atatürk’ün önderliğindeki Ankara Hükümeti’ne hiç aksatmadan zamanında iletmeyi başarmıştır.

Şevket Bey, küçük kız kardeşi babaannemi Urfa-Halfeti posta dağıtım memuru olan, Halfetili arkadaşı dedem ile evlendirir. Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonraki günlerde dedem, Halep’ten Halfeti’ye posta malzemeleri getirmek için görevlendirilir. Ancak yolda İngilizlere esir düşer; kendisinden uzun süre haber alınamaz. O sıralar, Anadolu kaynayan kazan. Görevi bırakıp kaçtığı düşünülerek İlçe Disiplin Kurulunca ona, memuriyetten uzaklaştırma cezası verilir.

İngilizler esirleri, gündüz ıslattıkları nemli toprakta, çölün gece ayazında yatırırlar. Bir buçuk yıl sonra dedem Ankara Antlaşması’nın ardından, bacağındaki şarapnel yarasıyla evine, Halfeti’ye döner. Babası gittiğinde bebek olan babam, dönüşünde avluda onu görünce annesine, ‘evimize bir amca geldi,’ diye seslenir. Cumhuriyet kurulunca Gaziantep-Karkamış posta müdürlüğü yapan dedem, esaret günlerinde ciğerlerinin zedelenmesi sonucu hastalanır ve genç yaşta hayata gözlerini yumar.
***
Selanik’te çiçeği burnunda bir üsteğmen olarak görev yapmakta olan anneannemin babası büyük dedem, Balkan Savaşı patlak verince cepheye gidecektir. Henüz iki yaşındaki kızı Münevver’i, hamile eşi Mazlume Ninem’e emanet eder. Son gecelerinde genç karı-koca uyumadan gün ağarır. Birbirlerine söyleyecek sözleri vardır. Yeni doğacak bebek oğlan olursa; adının Muzaffer konmasını ister eşinden büyük dedem. Kaymakam (yarbay) olan kayınbabası Hasan Vasfi Bey’in komutasında kahramanca savaşırken onun gözleri önünde şehit düşer. Balkan Savaşı bozgunundan sonra eve dönen Kaymakam Hasan Vasfi Bey, kızına damadının şehit düştüğünü söyleyemez. Ta ki, askeriyeden onun şehit olduğunu bildiren yazı ve kılıcı gönderilene değin… Balkanlar kaybedilir, Osmanlı bu topraklardan çekilmek zorundadır artık. Onlar bir sabah uyandıklarında, çiftliklerinde çalışan Rumlar efendilerine, ‘Şimdiye kadar siz efendi, biz köleydik; bundan böyle tam tersi, bilesiniz!’ derler. Birlikte, uyum içinde yaşadıkları, doğup büyüdükleri topraklardan, her şeylerini bırakarak ayrılmak zorunda kalırlar. Tarafsız Rum komşuları onların can güvenliğini sağlayarak yolcu eder. Sandallarla İzmir’e kaçarlar… İzmir ise yangın yeridir. Bin bir güçlükle yurt tutmaya çabalarlar. Kafkaslardan gelenlerin yaşadığı gibi ölüm, kıyım, soygun, hastalık onların da yoldaşıdır hep…

Anneannemin dedesi, Kaymakam (Yarbay) Hasan Vasfi Bey, Birinci Paylaşım Savaşı’nda da cephededir. Oğlu Remzi, diğer damadı Süleyman Rıza da Kurtuluş Savaşı’nda çeşitli cephelerde savaşmış başarılı subaylardır. Anneannemin Remzi Dayısı’nın madalyası da vardır. Teyzesinin eşi Süleyman Rıza Bey, Şeyh Sait İsyanı’nın bastırılmasında da görevlendirilenler arasındadır.

Kafkasya, Balkanlar, Orta Doğu, Anadolu… Nerden, nereye savrulmuşuz 1850-1923 arasında. Ölüm, dirim savaşları, göçler, soygunlar, sefalet, hastalıklar… Sadece kendi ailemden yola çıkarak bu toprakların öyküsünü dillendirmek istedim.

İnanıyorum ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde ülkemizin bağımsızlığa kavuşması için, her aile buna benzer acı ama onurlu kahramanlık olayları yaşamıştır. Tüyü bitmedik yetimler, babasız, anasızlar, yurtsuz yuvasızlar, anılardan başka geçmişe dönük her şeyini geldiği topraklarda bırakmak zorunda kalanlar… Bütün bunlar, emperyalist güçleri ülkemizden atmak, tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti, Cumhuriyetimiz için değil mi? Neler verdik, neleri feda ettik, gerekirse hiç çekinmeden aynısını yeniden yaparız. Balkan göçmeni anneannem ve Kafkas göçmeni babaannem, Osmanlının geleneksel eğitimiyle büyümüş; Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk devrimlerini benimsemiş, Millet Mekteplerine giderek yeni Türk Harfleri ile okuma-yazmayı öğrenmiş, aydınlık yüzlü Cumhuriyet kadınları olarak yaşadı. Çocuklarını ve torunlarını da öyle yetiştirdi. Ben, vatan, insan ve doğa sevgisini, yaşama sevincini, tutumlu olmayı, devlet malını korumayı onlardan öğrendim. Davranışlarıyla hep örnek oldular…

Hepimizin dedesi, dayı ve amcası yurdumuzun bağımsızlığı için savaştı, şehit ya da gazi oldu, esir düştü. Sonuç olarak Çerkez, Gürcü, Laz, Kürt, Balkan Türkleri demeden tümümüz, yurdumuzun emperyalist güçlerin işgalinden kurtarılması için neleri verdik, kaybettik, yaşadık…

Bizimki gibi Kurtuluş Destanı yaratan başka bir ülke, İslam ülkesi var mıdır? Arap Baharı’ndan sonra bu gerçeği yeniden görmeli, Atatürk’ün, aile büyüklerimizin, atalarımızın fedakârlıklarını unutmamalıyız. Ulus bilinci gelişmiş insanlar olarak güzel yurdumuzu bize emanet edenlere saygı duymalı, onları rahmetle anmalı; gelecek kuşaklara bu değerli emaneti koruyarak teslim etmeliyiz.

Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun (İçel Sanat Kulübü Bülteni, Ekim-Kasım 2012, S: 194, s: 20-21).

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir