8. ULUSLARARASI ÇUKUROVA SANAT GÜNLERİ MERSİN ETKİNLİĞİ

Değerli Dostlar,
Sizleri saygıyla selamlıyorum.

Dün çeşitli uygarlıklara beşiklik etmiş, Antakya’da değerli şairimiz Ülkü Tamer’in ödül törenini gerçekleştirdik. Kendisi eşinin hastalığı nedeniyle etkinliğimize katılamadı, onlara geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz yeniden.

Bugün Refik Durbaş, Mustafa Köz ve Fahri Özdemir’le birlikte Mersin’e geldik. Aslında Antakya ile Mersin pek çok yönden birbirine benzeyen hoşgörü kentleri. Konuklarımızı evimizde, Mersin’imizde ağırlamaktan onur duyduğumu belirtmek isterim.

Değerli Dostlar, Antakya’daki ödül töreninde dün yaptığım konuşmamı burada sizinle paylaşmak isterim.
Bu yıl 8.’sini düzenlediğimiz “Uluslararası Çukurova Sanat Günleri için ‘Sanat ve Özgürlük’ temasını seçtik. Ancak, Suriye’den Anamur’a uzanan geniş bir coğrafyada başlatılan sanat çiçeğimiz, komşu ülkedeki savaş nedeniyle biraz solgun, hüzünlü ve üzgün görünüyor. Dileğimiz bu can yakan kirli savaşın bir an önce sona ermesi, barışla birlikte sanat çiçeğimizin yeniden ‘Uluslararası’ nitelik kazanıp boy vermesidir… Bunu umut ediyor, diliyor, istiyoruz…

Dostlar, ‘Çukurova Sanat Günleri’ bağlamında verilen ödüle bu yıl değerli şair, yazarımız Ülkü Tamer seçici kurul tarafından uygun görülmüştür. Türk kültür ve edebiyatına katkıları düşünüldüğünde bu ödül aslında o bilge çınarımıza geç kalmış Çukurova’nın bir selamıdır… İzninizle ben, toprağımızın yetiştirdiği bu gün görmüş bilgeyi bir kez daha saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Ülkü Tamer edebiyatın her türünde ve dünya edebiyatından yaptığı çevirilerle yüze yakın yapıt var etmiş… Ben bugünkü konuşmamı onun, anılarından ve bir röportajından yola çıkarak örgülemek istiyorum.

Bunun nedeni, onunla hemşehri olmamızın yanı sıra, anlattığı anıların bazısının, beni çocukluğumun kenti Antep’e, Alleben Deresi’ne, Kavaklık’a, Narlı’ya götürmesi, bana o günleri yeniden yaşatmasıdır… Ayrıca anılardaki ayrıntıların, kişileri tanımamızda en büyük etken olmasıdır.
Öyleyse gelin, yazarın ‘Yaşamak Hatırlamaktır’ ve ‘Alleben Anıları’, ‘Kırıp Dökmeden’ adlı kitapta anlattığı anılar ve röportajlarından yola çıkarak onu tanımak için kısa bir yolculuk yapalım…
Tamer, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Antep’te, kitapçı Arif Amca’dan cilt yapmasını öğrenir. Kendi kitap ve dergilerini ciltlemeye başlar. Onları ciltlerken, ‘Yazdıklarım acaba bir gün bu dergilerde yayımlanır mı?’ diye düşünmektedir.
Aradan yıllar geçer, çeviriler yapmaya başlamıştır artık. Sıra, çocukluğunda cilt yaparken kurduğu hayalin gerçekleşmesinde, yaptığı çevirilerin kitap olarak yayımlanmasındadır. Bu duyguyu, onun anlatımıyla aktarıyorum sizlere:
“Varlık Yayınları için Edith Hamilton’ın Mitologya’sını çevirmiştim. Yaşar Nabi’ye götürdüm. Daktiloyla yazılmış sayfalardan oluşan bir dosya. Yaşar Nabi, dosyanın üstüne hemen kadratı, puntoyu yazdı, birini çağırdı, çeviriyi basımevine gönderdi. ‘Okumayacak mısınız?’ diye sordum. ‘Yayınlanınca okurum,’ ‘Kitap olarak okumak daha güzel…’ dedi.
Çeviri ücretini alıp Ankara Caddesi’ne çıkınca dünyalar benimdi. Hem cebim para görmüştü, hem çevirisi Yaşar Nabi’nin tek satırını bile okumadan yayımlayacağı, güvendiği bir yazardım ”
Yazarımız bu çevirisiyle, ‘1965 TDK Çeviri Ödülü’nü alacaktır.
Tamer, Neşe Mesutoğlu’na, “Sanatçıların İstanbul’u” adlı yapıtı için verdiği röportajda, çocukluk yurdu Antep’e olan özlemini:
“Ben içimde İstanbul’dan çok hâlâ Antep’i yaşıyorum. Brezilyalı yazar Amado’nun bir sözü vardır, ‘İnsanın anayurdu çocukluğudur,’ der. Benim de çocukluğum Antep olduğuna göre, yani çocukluğum. Eski İstanbul’dan çok Antep’i daha çok özlüyorum,” diyerek dile getirir.
Ülkü Tamer, Antep’in yerel dilini, “hayat-bahçe, kahke-simit, açma arası bir yiyecek, bastık-pestil, kekiç-çekiç, beyle beyle-böyle böyle, hüs-sus, kötek-dayak, hazna-kiler” gibi sözcüklerin bildiğimiz anlamlarını da vererek paylaşır okurla. Antep denilir de ‘meyan şerbeti, Kavaklık, Karabıyık, Allaben Deresi kıyıları, İstasyon ve tarihi kentin taş evleri’nden söz edilmez mi? İçki, özellikle rakı tüketiminde en önde gelen; ama bunu edebiyle içen kentin Antep olduğu belirtilmez mi hiç?
Tiyatro oyunculuğu günlerine de dönelim dilerseniz:
Keşanlı Ali Destanı’nda Manyak Cafer rolünü oynamaktadır Ülkü Tamer. Orada,‘aldık radyomuzu, geldik,’ konuşmasını sahnede, ‘Aldık Philipsimizi geldik,’ biçiminde söylerse; kendisine güzel bir radyo armağan edileceği önerilir. O sıralar külüstür de olsa bir radyo sahibi olmak için can atmaktadır aslında, ama o ilkelerinden asla ödün vermez, önerilen rüşveti elinin tersiyle geri çevirir.
Dergicilik Ülkü Tamer’in vazgeçilmezlerindendir.
Cemal Süreya ile ikinci Papirüs dergisini çıkarırlarken bir handa küçük bir odayı eski eşyalarla döşer ve orada çalışırlar. Ama parasızlıktan dergiyi basamazlar. Edip Cansever, Kapalıçarşı’daki ortağı aracılığıyla odadaki eski bir halıyı satar, öylece dergiyi basarlar. Dergiyi handaki odalarına getirirler. Ertesi gün dağıtım yapılacaktır. O gece handa yangın çıkar her şey kül olur, tabii dergiler de.

***
Sözünü ettiğim röportajda, iç göçün İstanbul’daki kültür değişimine bakın nasıl yaklaşmaktadır Ülkü Tamer:
“Herkes kendi kültürünü getirdi. İstanbul, onları İstanbullu yapmadı. Onlar İstanbul’u kendi yerleri yaptılar,” demektedir.
***
“Eskiden kitapçılar vardı. Belirli semtlere giderdiniz, otururdunuz, kitapçıyla konuşurdunuz, yeni neler çıkmış tartışırdınız. Mahalle bakkalının kalkması gibi bir şey oldu. Büyük alışveriş merkezleri yerini aldı,” diyerek sistemin alıp götürdüğü güzelliklere duyduğu özlemi, derin bir hayıflanmayla dile getirir.
***
Türkçeyi kusursuz kullanmaya özen gösteren yazarımızı, kitap ve dergilerdeki yazım yanlışları fazlasıyla üzmekte ve şöyle demektedir:
“Bizim kuşakların, değil üniversitede, ortaokulda bile bu tür yazın yanlışları yapması düşünülemezdi. “Dahi” anlamına gelen ‘de’yi bitişik mi yazdınız, sıfır almakla kalmaz, öğretmenlerden de okkalı bir fırça yerdiniz. Şimdi bakıyorum da koskoca kitapların kapaklarında imzaları bulunan kimi anlı şanlı yazarlar bile ne grameri önemsiyorlar, ne yazın kurallarını.
Bahane hazır: “Benim anlatımım böyle. Ben üzgünüm.”
“Öğrenmedim, bilmiyorum” demek elbette güç geliyor.
……
İşin içine bilgisayar da girince yazmayı tümden unuttuk. demelerini Ülkü Tamer bağışlayamaz bir türlü.
***
Anlattığı anlılardan onun bir futbol tutkunu; şakacı, risk almayı seven, girişimci, en zor koşullarda bile hoşgörülü bir kişiliğe sahip olduğunu öğreniyoruz…

Okuduğum kitaplarından etkilenmiş, kendisinden yararlanmış olduğum bilge çınarımıza sağlık, mutluluk dilerken; sizleri de saygıyla selamlıyorum.

Not: 20 Mart 2013’te Mersinde başlayan 8. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri açış konuşması.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir