BELLEĞİMDEKİ GÜNEYDOĞU

İlkokul ikiye geçtiğim yaz, teyzemin ebelik görevini yaptığı Gaziantep’in Yavuzeli İlçesi’ne (eski adı Cingife) gidecektim. Anneannemi ve teyzemi göreceğim için çok sevinçliydim. Kırsal yöre ile ilk izlenimim Yavuzeli’nde başlıyor. Oradaki çocuk gözlemlerim bu gün gibi duru, sıcak… Kadınlar Türkçe bilmiyor. Erkekler Türkçeyi askerde öğrenmiş; çocuklar da okulda. Arkadaşlarım, onlarla tarlada ve bahçedeki oyunlarımız; hayvanlarla ilgili anılarım, ne güzel günlerdi, ne güzel…

Teyzem, Yavuzeli çevresindeki yanılmıyorsam on üç köyün de sorumlu ebesiydi. Çoğu sabah uyandığımda anneannemi yalnız bulurdum. Geceleyin çevre köylerin birinden gelen hasta yakını, teyzemi götürmüş olurdu. At sırtında yapılan bu yolculuklara Yavuzeli ilçe bekçisi de katılırdı. Belki kaymakamlık tarafından görevlendirilmişti, o tarafını pek bilemiyorum. Bazen de yakın köylerin birinden gelen, doğum sancısı çeken, düşük yapan kadınlar, onların yakınları ile günlerimiz geçerdi. Kendi evlerindeymiş gibi rahat ederlerdi, bizde. Hele bir de bebek sağlıklı doğmuşsa… Ağlayan bir bebek sesiyle uyandığımda güne daha mutlu başlardım. Onların teyzeme bir kurtarıcı gibi baktıklarını görür; bundan da gurur duyardım. Tüm yöre halkı teyzemi kendi kızları, kardeşleri; anneannemi de kendilerinden biri gibi benimsemişti. İstanbullu bu anne kız, onların çok yakınıydı sanki. Teyzem, bekçiyle köylere gittiğinde anneannem onun at üstünde yolculuk yapmasından tedirgin olurdu. Çevreden ona bir kötülük gelmeyeceğinden emindi. Üç yaz, Yavuzeli’nde yaşadıklarımı belleğimin bir köşesinde tatlı bir anı olarak tutuyorum…

Yıl 1961… İlkokulu bitirmiştim. Devlet, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kız çocuklarını okutmak amacıyla o yıl, pek çok ilköğretmen okulunu öğretime açmıştı. Urfa Kız İlköğretmen Okulu da bunlardan biriydi. Hedeflenen öğrenci sayısına ulaşılamadığından, çevre illerden de sınavla öğrenci alınmasına karar verilmişti. Böylece ben de Adana Kız Lisesi orta I. sınıfta başlayan öğrenciliğimi Urfa’da sürdürmek üzere gitmiştim.

Öğretime başlayalı bir ayı geçtiği halde okulumuza, ilkokul öğretmenleri ya da muhtarlar tarafından her gün pek çok arkadaş getiriliyordu. Bizden çok büyük, üç etekli, uzun saçları kırk belikli, gün yanığı yüzlü arkadaşlar… Bunun önemini o zaman kavrayacak bilince sahip değildim. Kısa zaman içinde hepimiz, eğitimin güzel yüzü ile buluşuyor; çağdaş, aydın, aydınlık gençler olmuştuk. Çoğunluğu yörenin kız çocukları olan arkadaşlarımla altı yıl -ilkokuldan sonra gittiğimiz için- aynı ailenin çocuklarıymışız gibi okuduk, her şeyimizi paylaştık. Kürtçe konuşanı da yadırgamamıştık, Arapça konuşanı da.

Öğretmen okullarının güzel bir uygulaması vardı eskiden. Son sınıftaki öğretmen adayları il milli eğitim ve öğretmen okulu yönetimince belirlenen köylere on kişiden az olmayan gruplar halinde götürülür; köyü, köylüyü, yaşamı daha iyi tanımaları için, onlara iki aylık köy stajı, yani öğretmenlik denemesi yaptırılırdı. Biz, on üç arkadaş da Urfa’ya 10 km. uzaklıktaki Kızlar Köyü’nde stajımızı yapmıştık. Yukarda değindiğim gibi köydeki kadınlar hiç Türkçe bilmiyordu; ama ortak dili yakalamıştık. Onlar, ilaç, dikiş iğnesi, iplik, kibrit gibi gereksinimlerini bizden; biz de oklava, hamur tahtası ve mutfak gereçlerini onlardan; el, göz işaretiyle alıp veriyorduk. Bu sırada kapıya gelenin, istediği şeyi tarif etmesi ya da gördüğünü işaret etmesi yetiyordu. Can güvenliğimiz korkusu şöyle dursun; karşı cinsin rahatsız edici bir davranışı ile de karşılaşmamıştık hiç. Onların yanında kendi evimizdeymiş gibi huzur içinde stajımızı yapmış, oradan çok güzel anılarla ayrılmıştık.

Urfa’da okuduğum 1961-1967 yılları arasında çoğu TRT radyo sanatçılarının Necdet Tokatlıoğlu, Ziya Taşkent, Yıldırım Gürses, Nesrin Sipahi, Muzaffer Akgün, Saniye Can Beyaz Kelebekler, Berkant, Cem Karaca ve Dadaşlar’ın konserlerini dinlemek; Devlet Tiyatroları veya özel tiyatro topluluklarının sahneye koydukları Kanlı Nigâr, Çarın Kızı Anastasia ve Anna Karenina gibi birbirinden güzel oyunları izlerken o yaşta Ulvi Uraz, Nejat Uygur, Avni Dilligil, Yıldız ve Müşfik Kenter, Gazanfer Özcan gibi pek çok tiyatro sanatçısını yakından görmek; Atlas Sineması başta olmak üzere İnci ve Türkmen sinemalarına sık sık giderek Türk ve dünya sinemalarının güzel filmleriyle buluşmak; okuldaki öğrenimimizin taçlanmasını, bizim evrensel dünya görüşünü benimseyen bireyler olarak yetişmemizi sağlamıştı. Okulumuza yakın olduğu için özellikle Atlas Sineması’nın her cumartesi önde gelen izleyicileriydik. Öğretmenlerimiz de ne denli verici, yapıcı insanlarmış ki; tatil günlerinde bile bizi sinemaya götürmeyi bir görev bilirlerdi.

1938 yılında Urfa Lisesi’nde Türkçe Öğretmenliği yapan rahmetli eniştem Ratip Akdeniz ve ilkokul öğretmeni halam Maide Akdeniz, Halkevi’nde her ay bir tiyatro eserini sahneye koyduklarını, konferanslar, konserler düzenlediklerini ilerleyen yıllarda anlatmışlardı bana. Bunu, onların yakın arkadaşı Prof. Dr. Coşkun Özdemir de “Altmış yıl önce Urfa’nın orta yerinde Türk musikisi yapılan içkili gazino, Halkevi’nde tiyatro vardı, sinemalarda yer bulamazdık…” diyerek doğruluyor. Mersin Halkevi Tiyatro Kolunun da o yıllarda Urfa, Gaziantep turnesine çıkması, bu bölgelerde yoğun bir kültürel hareketliliği gösteriyor. Şimdiyse Urfa’daki Emek Sineması’nın beş salonu iki üç izleyiciye hizmet veriyor. Nereden nereye… Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde sinema ve tiyatro salonu bulunan kaç ilimiz var acaba?

Yıl 1971. Samsun Kız Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü bitirmiş; Elazığ Atatürk Ortaokulu’na atanmıştım. Palulu (Elazığ’ın ilçesi) Ahmet Amca ve Rahime Teyze’nin evlerinin bir odasında kiracı olarak kalmıştım altı ay. Mahalle halkı beni kendi kızları yerine koymuştu.

Aynı yıl, yarıyıl tatili dönüşü otobüsle Adana’dan akşamüstü yola çıkmıştık. Malatya’yı henüz geçmiştik ki; gecenin bir vakti davullu zurnalı bir düğün alayı otobüsümüzün önüne halay çekerek çıkmış, bizi durdurmuştu. Ellerinde fenerler, çayda çıra oynuyorlardı. Hepimiz hayranlıkla düğün alayını izlemiş, onların mutluluğunu paylaşmıştık. Şimdi bu yollarda mayın döşeli, otobüsler durdurulup silah ve terörist aranıyor.

Terör olaylarının yoğun olduğu 1997 yılında Elazığ ile ilgili güzel anılarımı, yüksekokulda okuyan, oralı bir öğrencime anlattığımda kulaklarına inanamamış, “ O yıllarda terör yok muydu yani?” sorusu dökülmüştü ağzından.

Bir Fransız gazeteci iki yıl önce Güneydoğu Anadolu’da halka “Kürt olmak nasıl bir şey?” diye sorduğunda, “Kürt demek, suçlu demektir”, “Kürt olmak esarettir”, “Yoksulluk ve mutsuzluktur”, “Yalnızlıktır”, “Lanetli Doğmaktır”, “Haktan ve dosttan yoksun kalmaktır”, “Bombalanmaktır”, “Şehirden şehre sürüklenmektir”, “Tercih imkânım olsaydı, Kürt olarak doğmak istemezdim” yanıtını alıyor.

Elli yıl sonra geldiğimiz noktaya bakın. İlişkilerimizin bozulması oradaki toprak ağalarının, aşiret reislerinin, tarikat şeyhlerinin işine yarıyor. Yıllardır iktidarda ya da muhalefetteki partilerin o bölge milletvekilleri sosyal ve kültürel atılımlar, insan hakları, ekonomik gelişme yönünde ne yaptı acaba?

Eskiden, Doğu Anadolu ülkemizin tüm et gereksinimini karşılayan, özellikle 1980 yılında Van’da otuza yakın et ihracatçısı şirket bulunurken Erzurum ve Kars’ta bulunan Et Balık Kurumu özelleştirilince hayvancılık da artık eski önem ve değerini yitirmiş. TÜSİAD ve MÜSİAD 1999’dan beri 90 ülkede 11,5 milyar dolarlık yatırım yaparken kendi ülkelerinin doğu ve güneydoğusunda ekonomiyi düzeltmek için neden adım atmaz?

Hükümet de, bölgenin kalkınması için çalışacağına, halka kömür ve erzak dağıtarak, okula giden çocuklara para vererek görevini yaptığını sanıyorsa; bu yaranın kanaması durmayacaktır bana göre.

1991 yılında SHP Genel Başkanı Erdal İnönü, HADEP ile seçim birliği yapıp onları Meclis’e taşıdığında birçoklarının tersine ne çok sevinmiştim, ne çok… Demokrasi buydu işte. Bu milletvekilleri yörelerinin sesi, gözü, kulağı olacaklar diye… Töre cinayetleri, kız çocuklarının okula gönderilmemesi, kadına yönelik şiddet, tarikatlar, aşiret düzeninin olumsuzluğu, ekonomik, sosyal, kültürel sorunlar ile ilgilenecekler diye… Onlar bu konuları dillendirme yerine, ilk günden toplumu germe, siyasi gösteri yolunu seçmişlerdi. Ardından gelenlerin de farklı söylemleri olmadı ne yazık ki… Zararı ülkem, halkım, hepimiz gördük, acıyı bal eyledik.

Silah, ölüm, öldürme, kan gözyaşı neyi çözer? O yöreden olan partilerin milletvekilleri kendi bölgesinin sorunlarını dile getiren çalışmaları yapsaydı, Meclis’te seslendirseydi eğer; ne terör kalırdı, ne ekonomik, sosyal, kültürel sorunlar… Başkalarının ekmeğine yağ sürmek niye? Köy ağalarını, aşiret düzenini, tarikatları bölgede egemen kılmak için mi, kız çocuklarını okutmayalım, töre cinayetlerini, berdeli ve çocuk istismarını görmezden gelelim?

DTP milletvekilleri de terörün, emperyalizmin bir oyunu olduğunu çok iyi biliyor. Onları etnik ayırımcılığı körüklemek yerine, bölgedeki sorunu bütünüyle ele almaya; insan hakları kapsamında en önce kadın ve çocuk hakları üzerinde çalışmaya; ekonomik ve sosyal sorunları Meclis’te dile getirmeye; kısaca bölge halkının gür sesi olmaya çağırıyorum. O zaman bakın nasıl pek çok sorun çözülecek (Öğretmen Dünyası, Temmuz 2008, Yıl: 29, Sayı: 343, sayfa: 33-34).

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir